Menu

imkan verilseydi yirmi dokuz ile otuz yaş arasında kalmaya devam edecekti. o imkan verilmeyince otuzu tercih etti. yaptığı tercihlerin hepsi ne hikmetse çok ani oluyordu. süreç hep aynıydı. bir şeyleri çok istiyordu ama aynı anda ters istikamette sorumlulukları oluyordu.

istediği her şey hayallerindeydi.

hayallerine kavuşması uçmasına vesile olacaktı. fekat sorumlulukları ve her gün kendisine yapması için dayatılan şeyler onu eziyordu. bugünlerde ise hayatının bir kısmı new york il sınırları içerisindeyken, diğer bir kısmı ise türkiye’deydi. türkiye’de olan kısmı tamamen hayallerinden oluşuyordu.

annesi gülen hanım nasıl olduğunu sorduğunda iyiyim diyor, kahve almak için girdiği bir dükkandaki baristo aynı soruyu sorduğunda fena değilim diyordu. canı sabah kahvaltısı için yumurtalı patates istiyordu lakin bir önceki akşam ertesi gün için fırında patates yapma kararı aldığından mütevellit bir ikilem yaşıyordu. bu gelgitler esnasında kendisine geçen haftadan beri yumurtalı patates yemediğini söylüyordu. sonuçsa değişmiyordu.

herkes uyumaya çekildiğinde kendisi de uyumak istiyordu. buna rağmen her defasında yatağa hep geç giriyordu. yatağına yalnız girmesine rağmen mutlaka basit cümleler ihtiva eden bir kaç kelam ediyordu kendine. mesela ‘’bugün epey yorulmuşum ya hu!’’ gibi. fekat yorgunluğundan hiç şikayet etmiyordu. okuduğu bir kitapta bir paragraf ‘yangın var’ diye başlıyordu ve ‘malesef ateş sadece düştüğü yeri yakıyor’ diye devam ediyordu. kitabı okumaya devam edince kendi iyiliğini değil de başkalarının iyiliğini düşünmesi gerektiğini idrak eden şu cümleyle sarsılmıştı:

‘’ateş, nereye düşerse düşsün beni de yakmalı, sizi de yakmalı!’’ bu cümleden sonra dünya hayatını delicesine sevmeye başlamış kalbine kor düşmüştü.

tıpkı hacı kemal’in yıllar öncesinde sabahtan beri aralıksız 10 saat derse girdiği için ilk gördüğü kanepede uyuya kalmış gurbetteki öğretmene ‘’kalk evladım kalk, biz buraya yatmaya gelmedik. alemi islamiye bizden hizmet bekler.’’ dediğinde o öğretmenin yüreğine düşen kor gibi. zaten içinde yer almaya çalıştığı davası sürekli ‘’başkalarının iyiliğini, kendi iyiliğine tercih etmek’’ düsturuna dayanıyordu.

yine de insanların iyi olmakla kötü olmak arasında kaldığı gibi o da çoğu zaman arada kalıyordu. annesi ‘’babana sakın söyleme şimdi’’ diyordu, babası ‘’ya hu oğlum benim bundan niye haberim yok’’ diye haşlıyordu. birsen tezer ‘’sen bana geç geldin’’ derken, hüsnü arıkan ‘’ben sana erken’’ diyordu. yakışıklı değil ama sempatikti. leziz çay demliyordu ama kahveyi köpüklü yapamıyordu. zekiydi ama ders çalışmıyordu. futbol oynarken akıl dolu paslar veriyordu ama bitiriciliği iyi değildi. bu yüzden forvet ile orta saha arasında oynuyordu. feriköy’de boş kaleye kaçırdığı bir pozisyonun hemen akabinde burak’a sol kanattan al da at dercesine topu önüne bırakmış o da klas bir vuruşla takımını rahatlatan golü atmıştı. istanbul’u artık sevmiyordu ama istanbul hep gözünde tütüyordu. misal her defasında giderken bir daha ‘’bok’’ gelirim dediği istanbul’a her döndüğünde, uçaktan her indiğinde eski sevgilinin yüzüne attığı ağır bir tokat misali afallayan bir adam gibi oluyordu. şehre her indiğinde aslında buralardan hiç gitmediğini idrak ediyordu. çünkü daha dün nişantaşı’ndan beşiktaş’a bisikletiyle inmemiş miydi?

çok istediği herşeye elinde sonunda ulaşıyordu ama gün sonunda istediği şeyin keyfine varacak takati kalmıyordu. işte tam o anlarda kendisine çok kızıyor, hatta bununla da yetinmeyip ağza alınmayacak ithamlarda bulunuyordu. kimi zaman tüm insanlığa çay ısmarlamak isteyecek kadar çok mutlu oluyor, kimi zamansa halinden utanacak derecede mutsuz oluyordu. kah mutlu kah mutsuz geçen günlerini bir tenis maçı izler gibi izliyordu uzaktan. tavana bakarak uyumaktan haz alırken, sağ tarafına yatarak uyumanın sünnet olması ikileminde kalıyordu. karanlıktan çok korkardı ama geceye ayrı bir tutkusu vardı. gecenin telaşsızlığını idrak ettiği geceler hiç bitmemeliydi. kışı seviyordu. kışın lahana gibi kat kat giyinmek güzeldi, ama onun için eksi yirmiiki derece diye bir havanın mevzu bahsi olamazdı. sahip olduğu bir hayat vardı ama başkaları hiç ona sormadan hayatının akışını değiştiriyordu. bunun neticesinde de kendi başına yaşadığı bir hayatı olamıyordu.

tam bu paragraf’a başlarken de arka plan’da mazhar alanson ‘’hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu’’ diyiverdi. ‘’hayır mazhar abi, allah ömür verirse yalnızlık bu mayıs’a kadar’’ dedi. ona göre şu anda iki ayrı yerde üşüyen bireylerdi sadece. kadın yatağında bağdaş kurarak ayaklarını, hırkasının kollarının uçlarını avuç içinde tutarak ellerini ısıtırken, adam ise ara ara ev içinde paten yapmak için kullandığı patiklerini ayaklarını ısıtmak için kullanıyordu. ikisi de her daim hallerinden memnundular. çünkü mühim olan saatlerce gereksiz, anlamsız ama nedense komik olan şeyler hakkında konuşabilmekti onlar için. bu yüzden olsa gerek kadın talep ederse çaya attığı iki şekeri teke indirebilirdi.

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami