Menu

gece yarısı inmişti istanbul’a. yatağa girince sabah istanbul’a kavuşacağına iyicene emin oldu. kağıda dökmediği ama ayrı kaldığı süre boyunca zihninde oluşturduğu haritayı takip ederek sokaklarını dolanacaktı. dolanırken dinleyeceği playlist bile hazırdı. dolmuşa bindi. sahil kenarında bir yerlerde inecekti. kafasını cama yaslamış dışarıyı izlerken çok yavaş gittiklerini farketti. heralde araç çalışmamış ve arkadan birileri ittiriyordu. inip bende yardım edeyim dedi. kaptan kapıyı açar mısın dedi. kaptan kapıyı açtı. aracın arkasında kimse yoktu.

bir süre yolda -evet trafiğin içinde- araçları sollayarak yürüdükten sonra kaldırımda araçlara paralel ama daha hızlı gitmeye başladı. kimse henüz geldiğini farketmemişti koca şehirde. denize kavuşup bir banka oturdu. hoşbulduk dedi. kulağında şu anda sizin dinlemekte olduğunuz şarkı çalarken önünden dünyanın en meşgul insanlarıymışcasına yürüyen insanlara azami derecede dikkat ediyordu. kimsenin denize baktığı falan yoktu geçip giderken. kendisinden ateş isteyen büyük ihtimal manitasız ve iş arayan delikanlıya neden bir dakika durup denize bakmadığını sordu. vakti yokmuştu oğlanın. sabahları bi yerden bi yerlere giderken yolunun üzerinde deniz olupta durup bakmayan insanlara hakkım haram zıkkım olsun dedi.

bir kadının banka doğru yaklaştığını farkedince denize durup bakmayan insanları unuttu. büyük ihtimal kadın yanına oturacaktı. bunu ciddi manada hiç istemedi. kadın tam oturacakken az ilerde gelen ellerinde simit olan tanımadığı çocukları göstererek ‘arkadaşlarım geliyor. onlar için tutuyorum burayı.’ dedi. kadın gitti. yıllar önce de buna benzer başka bir zafer kazanmıştı. o zamanlar sevdiği kızla bi bankı tanımadığı üçüncü bir şahısla paylaşırken elemanın gitmek bilmemesine sinirlenip elemanın hafifçe kulağına eğilip ‘bilader kıza evlenmek teklifi edeceğim, müsade eder misin?’ diye en kibar haliyle defolup gitmesini rica etmişti. şimdi bu iki olayı kıyas edince ilkinin daha kalleşce bir plan olduğunu kabul etti.

bugünlük bu kadar deniz yeter biraz da cihangir’i dolan dedi kalbi. canı yürümek istiyordu cihangir’e kadar. nereden baksan elli dakika sürerdi. kendi kendine bu amaçsız soruyu sorduğu için çok sinirlendi. şimdi farklı noktalardan bakıp elli dakika sürecek yeri bulmak zorunda hissediyordu kendini çünkü. bu vakit kaybı demekti. allahtan şansı yaver gitti ve oturduğu yerden bakınca net hesaplarla cihangir yürüyerek elli dakika sürüyordu. tam kalkacakken oturduğu bankta gözü bir aşk aradı. kendisi bir banka hiç aşklarını kazımamıştı ama meraklı bir bireydi. sadece nurdan yazısı gördü. oğlan kendi adını yazmadığına göre büyük ihtimal henüz kıza açılmamıştır diye düşündü.

yürümeye başladı. zaten minibüse binemezdi, parası yoktu. parasız bu şehirde kendisine yer olmadığını çok iyi biliyordu. daha önce bunu zengin olmadığı dönemler çok kez tecrübe etmişti. allah büyük, her işte hikmet vardır, abes iş işlemez allah gibi takva eri birisiymişcesine kendisini teselli edip, hayata karşı tamahkar olmadığı için ciddi ciddi şükretti. acaba şu an parasız olmasına rağmen mutlu olmasında yıllar önce vefat eden dedesinin etkisi ne kadardı? net hatırlıyordu dedesini ve ‘dede, dedeee para’ diye yaşlı adamı darladığı günleri. bir gün maddi olarak zor günler geçiren ailesini teselli etmeye çalışan dedesi ‘boşverin bunları, paradan daha önemli şeyler de var, bakın hepimiz sağlıklıyız.’ diyince, ‘patates de önemli dede’ demişti patates kızartmasını yoğurda banarken. cihangir’e varmış sayılırdı. önünde sadece cihangir’e doğru tophane’den başlayan yokuş vardı.

meydandaki çaycılar çaya zam yapmamışlardı. buna sevindi ama çay içecek parası yoktu. sokak aralarında dolan, yanından geçen insanları dinlersin dedi kalbi. yakın zamanda kalbini dinleyerek çok büyük hata yapmış olmasına rağmen gene kalbini dinledi. karşıdan gelen kızları dinlemek için müziği durdurdu. kızların cihangir yerlisi olmadığı aşikardı çünkü güneş gözlükleri yoktu. kendisine göre sağdaki kızın ‘abi oğlan beni farketmedi tüm gece dibindeyken’ dediği kısmı yakaladı. ‘hemen vazgeçme, oğlan belki hipermetroptur?’ diye mırıldandı kendince. yürümeye devam etti. hiçbir kelam etmeyen bir çiftin yanından geçti. uzun boylu çet feykır vari bir yağız delikanlının telefonda ‘abi hayatımı buna adadım ben’ dediğini işitti. bir an duraksadı, hayat hakkında bir fikri olmadığı gerçeğiyle yüzleşti bir an. tophane’ye doğru dönerken bir kahvenin yanından geçiyordu. ilkokula giden çocuğun babasına ‘annem çağırıyor, tamirci gelmiş.’ deyince kalktıklarını gördü. o adamın yerinde olsaydı ‘otur hele bi gazoz iç, gideriz’ derdi. tebessüm etti, çünkü geleceğe dair tüm hayallerinde babaydı. bir yaz gecesi altınoluk sahilinde üç yaşındaki kızını omuzlarına almış, ufaklığın abisi olan 6 yaşındaki oğlunun sağ tarafında elini tutmuş bir şekilde yürürlerken önden yürüyen eşine sen de dondurma yer misin hanım diye seslenen bir baba.

babasını aradı. ne yaptın o işi demek için aramıştı. açmadı. herhalde terasa çıkmış havanın keyfini çıkarıyordur dedi. sahi hava enfesti. “bu havada mutsuz olanın ben ta…” dedirtecek kadar enfesti.  istiklal’e çıktığı vakit ise suratında tebessüm hakim olan çok fazla insan görememişti. hemen olaya el atmalıyım diye geçirdi içinden. ‘dostlar, romalılar. durun. hele bi beni dinleyin. hep beraber öğle uykusuna yatalım.’ diye bağırsa ve herkes o an evlerine gidip öğle uykusuna yatsa sahiden memleketin tüm sorunları için ilaç olabilir gibi geldi bu yöntem. hemen evin yolunu tuttu uyumak için.

eve geldiğinde arkadaşı evdeydi ve onu gördüğüne sevinmişe benziyordu. sevgilisi için küçük bir sürpriz yapmak istiyordu, bu konuda destek bekliyordu ve sen bilirsin bir şeyler demişti. ‘bir saniye odamdan fularımı takayım o vakit’ diyip odasına geçmişti. yatağına uzandıktan tam altı dakika geçmişti ki arkadaşı elinde kupada çayla çıkagelmişti. doğruldu ve kupayı aldı. ‘ona küçük ne yaparsan yap beni enterese etmez lakin bana küçük bardaklarda çay koyun abi. koca kupa sev mi yo rum.’ diye sitem etti. ne kadar huysuz ve huzursuz birisi olduğu yanıtını aldı. hemen huzuru bulmak için mutfağa koştu çünkü huzuru çok uzakta aramaya gerek yoktu. çay demleniyordu ve demlenen çay demini alırken buğulanan mutfak penceresine azcık gözü dalıverirse huzuru o an yakalayabilecekti. bu taktiği hep işe yaramıştı. mutfaktaki sarı bezin eksikliğini dün farkettiği gibi şimdi de farketmişti.

– evlilik işi ne oldu?

– evlilik mi? reca ederim koç bu bahsi kapatalım.

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami