Menu

 

Ertesi günün sabahı uzun uzun uyuyabilmek ümidiyle yatağa girmişti.

Fekat yine her zaman olduğu gibi uzun bir süre hiç uykusu gelmemişti ve azıcık uyuyabilmişti. Uykusuzluğun canını sıkmasına pek müsade etmezdi. Zaten alması gereken büyük kararlar vardı. Matematik dergilerini en üst rafa mı koymalıydı? Risalelerle, bilim teknikler kavga eder miydi? Almak üzere olacağı bu kararları istişare kararı ile almak zorunda değildi. Bu gibi durumlarda yalnız yaşamanın karar alma aşamasında çok büyük faidesi oluyordu. Mamafih, onun yalnız yaşaması, sokaktan geçen herhangi bir zatı muhteremden daha yalnız birisi olduğu anlamına kati surette gelmemeliydi. Çünkü boş evi onu her zaman dinlendiriyordu. Zaten bir süre sonrada geçmişte yaşamaya devam etmek yerine, gelecekte yaşamaya başlamıştı o küçük evin içinde. Sadece nereden başlayacağını bilememişti başlangıçta. Kimse ona bunu öğretmemişti daha öncesinde. Bazı şeyleri belki de bilerek kitaplara koymuyorlardı.

Canı biraz Barış Bıçakçı okumak, sonrasında da bir pastanenin cam kenarında bir masada oturup yağan yağmuru izlemek istiyordu. Hüseyin gelene kadar vaktini en iyi böyle değerlendirebilirdi. Hüseyin ile dosttular, çünkü genç adamların dostları olmalıydı. Minibüsten müsait bir yer denk gelince inmiş ve inmeden önce paltosunun yakalarını kaldırmıştı. Minibüs önünden kaybolunca yolun karşısındaki pastaneye geçerken bir eliyle elindeki kitabı kafasında tutuyor, diğer yandan da uzun adımlar atarak pastaneye hızlıca varmak istiyordu. Yağmurda ıslanmak yerine, yağmuru izlemek ona daha iyi gelecekti bu sefer. Oysa sabah sokağa adımını attığında  günlerdir aralıksız yağan ve usandıran yağmurun yerine parıldayan güneşi görünce “Bu gün çok güzel olsun.” demişti kendi kendine. Şimdi ise yine yağmur yağıyordu ve güzelin tanımı yine farklılaşmak zorunda kalmıştı. Fekat o an güzeli tanımlayamadı. Neticede acele ediyordu ve hızlı adımlar attığı anlarda derin düşüncelere dalamıyordu. Öyle anlarda zihninde sadece kaygılara yer vardı. Belki de tüm güzelliklere yağmur yerine güneş şahit olmalıydı.

Pastanedeki tek müşteriydi. Kırmızı önlüklü genç bir delikanlı arkadaki mutfaktan gelip bir isteği olup olmadığını sordu. Delikanlı acele etmişti ve onu hazırlıksız yakalamıştı. Çay alacağı su götürmez bir gerçekti ama yanına ne almalıydı? Zaman kazanmanın bir yolunu aradı. Başkalarının yaptığı gibi o da bir an önce kendine ait bir zaman kazanmanı yöntemi geliştirmeliydi. Detone olmamaya azami dikkat ederek ince belli bardakta şekersiz bir çay, yanında da limon ve simit istedi. Kırmızı önlüklü genç delikanlı siparişi getirmek üzere tekrar mutfağa girdiğinde, etrafındaki bomboş olan diğer altı masaya baktı. Sessizlik tekrar değişik geldi ona. İnsanın ruhunun sessizliğe alışması herhalde tam bir saat sürüyordu. Birbirlerini delicesine sevdiğini iddia edenleri ya da laik kesimin top sakallı adamlarından hiç birisini o bomboş masalarda göremedi. Oysa şimdi yan masada bir kadını çok seven bir adam ile çok sevilmesine rağmen onlarca kaygısı olan bir kadın olsaydı ve adam kadına “Ben buradayım, pastanede. Kaygıya yer yok yanımda, bu masada.” deseydi ve kadının bam teline dokunsaydı da gönül teli titreseydi ne kadar güzel olurdu. Bunun sebebi üzerine düşünse zaman daha hızlı giderdi. Çarçabuk yaşlanmamak adına hiçbir şey düşünmemesi gerektiğini düşündü. Bir kaç dakika sonra ise yaşlandığında nasıl aksi bir ihtiyar olacağını düşünecek ve müteessir olacaktı. Zihninin kah orada kah başka bir yerde olması ne kadar değişikti. Düşünecek vakti olmadığını iddia eden bireylerin sahtekarlığına üzüldü. Çünkü kendisini bildi bileli düşünüyordu. Düşünceleri pastanedeki ışıktan daha hızlı hareket ediyordu.

Çayı gelene kadar kısa bir süreliğine ıslık çaldı. Evin olduğu sokağa girdiğinde de eve varana kadar ıslık çalardı. Çayı geldikten sonra, başka bir mahalle esnafı bir önceki günün havadisleri üzerine kısa bir laklak yapmak için içeri girdi. Esnaflar içerideki müşterinin varlığından rahatsız olmadan üç beş kelam ettiler. Bilmediği bazı meseleler hakkında konuşuyorlardı. Bu durum onu rahatsız etmedi. Zaten hali hazırda bilmediği otuz iki milyon mesele vardı. Adamlar tekrar eski hallerine döndüler. Pastane yine bomboş kalmıştı. Az önce kulak misafiri olduğu konuların bir hayli gereksizdi. Çayından aldığı bir fırt ile az önce yaşanan tüm gereksizlikleri zihninden sildi. Pencereden dışarı baktı. Deniz tarafında yaşananları gözlemlemeye başladı. İlk olarak kendi halinde olan insanlar dikkatini çekti. Kendi halinde olan insanlar genelde ne kadar naifti öyle. Fekat yine de o gördüğü ve naif sandığı insanların iç dünyalarında nasıl olduklarından emin değildi. Belki de hiç kimseyi sevmemişlerdi. Hüseyin öyle değildi ama. Sevginin tadına varmıştı. Hayatındaki belli başlı birkaç kişi için de aynı şeyleri söyleyebilirdi.

Camdan dışarı bakmaya devam ediyordu. Yaklaşmakta olan balıkçı teknelerinin anlık da olsa tehlike arzettiğini düşünen martılar söylenerek hafif havalandılar. Rahatları bozulan martıların suyun yüzeyine tekrar yerleşmelerini izledi. Galiba her martı az önce tam olarak havalandıkları konumlarına nokta atışı yaparak geri konmuştu. Martılara imrenip, o an oturduğu yeri bir hayli benimsedi. Hüseyin de mekanı sevse dahi ve pastane kapanana kadar oturmak isteseler bile abdest ve namaz gibi sebeplerden dolayı en az iki kere yerlerinden kalkmak zorunda kalacaklardı. Fekat bundan sonra her hafta en az bir kere o an oturduğu masaya gelip tekrar oturacağına dair kendisine söz verdi. Her martının bir yeri olduğu gibi her insanın da bir yeri olmalıydı. Daha doğrusu her insan bir yere muhtaç değil mi? Hele hele mutsuzlar? Genç delikanlılar? Kütüphanede önündeki sayfayı ders çalışan kızı izlemekten çevirmeyi unutan yakışıklılar? Evinden, yurdundan edilen sahabe timsali muhacirler?

Kader onbinleri alıp onların haberleri olmayan bir plan dahilinde olmaları gereken bir yerlere koymuştu. Ve hiçbirisi, ötekisini tam anlamıyla anlayamayacaktı. Sadece kardeşlerinin kendileri gibi olduğunu kabulleneceklerdi.

O da şu an olması gereken bir yerdeydi. Sonbaharın yaşanmadığı… Olmak istediği bir yer vardı. Kızının dedesinin kucağına oturduğu, oradaki herkesin tüm ilgilerini kızına verdiği kimyon kokulu bir mutfak sofrası gibi. Olamadığı bir yer vardı. Kokoreççilerin yan yana dizildiği bir sahil gibi. Masumlar olmamaları gereken bir yerlerdeydi. Pencerelerin içeriyi aydınlatamadığı bir yer gibi. O da, masumlar da bir gün muhakkak şehirlerarası bir terminalde olmak istedikleri yere gitmek için bekleyeceklerdi.

3 Comments for "ertesi gün"

  • Merve

    Sanırım paylaşımlarınıza gelen olumsuz yorumlar oldu. Yazınızda Yusuflara olan özlemin yanında böyle bir serzeniş gördüm, duydum..

    Ellerinize sağlık..

    Reply
  • Mustafa

    Şair diyor ki;

    “Saraylar saltanatlar çöker
    Kan susar bir gün
    Zulüm biter. ”

    Selametle.

    Reply
  • Gulsen Takak

    Keske daha cok yazsaniz. Kitap gibi okuyasim var. Hepsi alti cizilir, yani icinde cok anlam var.
    Ayrica fotograf cok guzel. Selametle…

    Reply

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami