Menu

bulut

o gün insanları sevebilmek arzusuyla evden çıkacaktı.

çünkü bir önceki gece kanada’da yaşamak üzerine alelade bir muhabbetin ortasında “seni seviyorum” mesajını almıştı. afalladı. lakin bu kez “acaba” demedi. çünkü hakikaten seviliyordu. hal böyle olunca yeni mutluluğunu diğer insanlara da yansıtmak isteyivermişti. evin kapısını açtığı zaman karşısına ilk çıkan insan postacı oldu. yıllar önce babasından sonra en sevdiği adamlar olan postacılardı. balıkesir’e taşındıklarında postacıları pos bıyıklı, bisiklet ile vazifesini gören hasan şevket beydi. sınav sonuç belgelerini getirdiğinde hemen öyle kaloriferin üstüne bırakıp gitmez, zile basar ve onu aşağıya çağırıp “aç bakalım da sonucunu görelim” derdi hep. mesela devlet parasız yatılı sınavını kazandığını okuduğunda ilk olarak babasına değil de hasan şevket beye sarılmıştı. hatta söz vermişti ilk bursuyla güzel bir kravat hediye edecekti. hiçbir zaman hediye edemedi ve zaten hasan şevket beyden sonra da hiç postacılık mesleğine ilgi duyamadı. çünkü artık kimseyle mektuplaşmıyordu ve postacı abiler artık sadece kurumlara olan borçlarını gösteren faturalar getiriyordu.

kapının önündeki postacıya samimi bir şekilde tebessüm etti ve yine elli dokuz dolarlık aylık internet faturasını getirdi heralde diye aklından geçirdi. uzatılan iki zarfı aldı. hayalini kurduğu üniversitenin logosunu zarfların birisinin üzerinde görünce böbreküstü bezlerinin öz bölgesinden hemen yoğun bir şekilde adrenalin salgılanmaya başlanmıştı. çarçabuk ama bir o kadar da dikkatli bir şekilde zarfı açtı. hayalini kurduğu belgeseli çekebilmek için başvurduğu master programından kabul almıştı. sevincini tıpkı yıllar öncesindeki gibi bu müjdeli haberi getiren postacıya sarılarak paylaşabilmek arzusuyla kafasını kaldırdı. lakin ortada sarılacak bir postacı bu kez yoktu. adam filmlerdeki süper kahramanlar gibi teşekkür ettirmeden yok olmuştu. demek böyle şeyler bloglarda da oluyordu. neşesi kırıldı. bu halde sokaklar çekilmez olur diye eve döndü tekrar. herkese küçük dünyam diye tanıttığı odasına varınca kırılan neşesini yüzündeki tebessüme tekrar topladı. yağmur bastırdı. pencereyi kapattı. perdeyi çekti. yatağına uzandı. “yatağım” diye mırıldandı. yatağına uzandığı için mutlu değildi. aklına sevgilisi n. düştü. saate baktı ve daha uyanmamış olduğunu farketti. aynı havayı soluyamadıkları başka başka şehirlerde birbirlerini düşünerek uyuyorlardı hep. uyumayı denedi. bir saat sürdü bu denemesi ama gelin görün ki buna muvaffak olamadı. çocukluğunda da ertesi gün eğer güzel bir şey olacaksa uyuyamazdı. şu an ise bildiği kadarıyla yarın için güzel olabilecek bir şeyi henüz yoktu. yahu uyumak ne kadar zor olabilir ki diye kendi beceriksizliğine sitem etti.

bu arada yağmur dindi. pencereyi açtı. perdeyi de açtı. yağmur dindiği için sincaplar evin bahçesinde mutlu mesut oynaşıyorlardı. yedi tane kuş ise bir ağacın dalından sokağa bakıyordu. o dala çok rahat tırmanırdı. sevgilisi n. de tırmanabilirdi. böylelikle istediklerinde o daldan ayaklarını sallayıp kuşlar hakkında konuşarak birçok insanın aksine mutlu olabilirlerdi. sevgilisiyle mutlu olduklarını her hayal ettiğinde bunu gerçeğe dönüştürebilmek için hemen kapıyı açıp, kapı eşiğindeki ayakkabılarını alelacele üstüne basa basa giyip ona doğru koşmak isterdi. tabi henüz yeterli kondisyonu olmadığı için şimdilik sadece istemekle yetinirdi. yine öyle oldu. insanları sevebilmek arzusuyla tekrardan evden çıkma fikrine bir şans daha vermeye karar verdi. önce saçlarını yapmak için banyoya girdi. aynanın karşısında o gün de kendisini yakışıklı bulmadı. zaten annesinden başka kimse onu yakışıklı bulmuyordu ve annesinin kendisini yakışıklı bulmasına hep “bu işte bi bit yeniği var ama du bakalım” şeklinde yaklaşıyordu. saçları çok beyazlamıştı. bu gidişle birkaç vakte kadar erkan oğur’dan ya da suavi’den hiçbir farkı kalmayacaktı. aynaya yaklaştı. ağzından kuvvetli bir rüzgar çıkacak şekilde aynadaki yansımasındaki saçına doğru houff yaptı. çünkü yıllar önce çocukken top oynadıkları arsalarda çıkan ve üfleyince beyaz tüyleri uçuşan karahindibanın beyaz tüylerinin uçuşması gibi saçındaki beyazlarda gitsin istedi. denemekle bir şey kaybetmedi. beyaz tüyler gitmedi. belki dün gece evine gelen misafir boyamıştır diye düşünüp ıslattı. sonuç yine aynı oldu. saçındaki akların hepsi kendisine aitti. aynanın karşısındaki kendisi “ölüm var ey ali” deyiverdi aniden. tıpkı halifeliği döneminde de hazreti ömer’in saçına ilk ak düşene kadar bir başka adamın her allahın günü gelip “ölüm var ey ömer” demesi gibi. yapacak bir şey yoktu. inna lillahi ve inna ilayhi racı’un diyip bu kez kimseyle karşılaşmadan sokağa çıkan merdivenleri inmeye başladı.

hakikaten yaşlanmıştı. artık daha fazla saygı hakedecekti belki de. fakat neşesi yerli yerinde duruyordu. bulutlara baka baka yürüyordu. bulutları hayatında ilk kez uçağa bindiğinde sevmişti. hatırlıyordu. uçak yükselirken içerisine düşen korku bulutların üstüne çıkınca geçmişti. bulutlara insanlar dokunamıyordu ve bu yüzden hala daha güzellerdi. bulutlar her daim enfes olacaktı ve bulutlara olan sevgisini bir adım öteye taşımak adına üniversitede son sınıfta bir gün bir süpermarkette deterjan reyonunda gezerken uzun süredir kullandığı yumoş yumuşatıcısından vazgeçip “bulut” marka yumuşatıcıyı almıştı. zaten sevgilisi n. ile de çimenlere uzanıp bulutları açık hava sineması izler gibi izleyeceklerdi. belki filmin arasında n.’ye lisedeki bir matematik yazılısında uzun süre uğraştığı bir yaş probleminde babasının yaşını nasıl 4 bulduğunu da anlatırdı.

şu sokaktan dönsem hayatımı değiştirecek bir tevafuk olur mu acaba diye düşündü. olmadı. odasına varınca aynaya bakma gereği hissetmeden saçından bir tel kopardı. beyazdı. dedesinin kucağında olduğu çocukluk fotoğrafını sakladığı not defterini açıp arasına koydu.

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami