Menu

bu kez suçu kendinde bulamıyordu. severken kendisini hiç kandırmamıştı. kendisini bir yalana inandırmak için hiç çaba harcamamıştı çünkü her şey gerçekten gerçek gibiydi. çünkü nazım başeğmez gibi, onun şu cümlelerde anlattığı gibi sevmişti alenen.

“sevelim abi birbirimizi. sevelim yani. biz birbirimizi niye sevmiyoruz abi? he? yani bunun, bunun maliyeti de yok abi. bu bedava bişiy yani. böle duruyosun… bakıyosun…  oluyo yani… bu kadar.”

o yüzden bu kez yaşadığı hayalkırıklığı sonrası kendisine ‘ne bekliyordun ki oğlum’ diye sormadı. ‘hayr olanın allah’tan şer olanın ise nefsinden ötürü geldiği’ gerçeğini öğrendiğinde ise yaşananları geçmiş günahlarına bağladı. önüne bak dendi. ‘o kadar kolay mı ya hu?’ diyecek oldu demedi. diyemedi değil demedi işte. hem zaten mantıklı bulmuştu bu teklifi ve önüne baktı. burnunu gördü. estetikli olduğu için güzeldi burnu. daha sonra yapacağı şeye başkası karar vermesin diye hemen ne yapması gerektiğini düşündü. yalnız kalmasının kendisine iyi geleceğini ve bir delilik yapmayacağına dair oradakileri ikna etti. dışarı çıktı. sağa doğru yürüdü.

‘bütün mutlu olma ihtimallerinin allah belasını versin.’

dedi.

humbaracı yokuşu’ndan istiklal’e doğru yürüyerek çıktı. zihninde sürekli yaşananları düşünürken uğradığı bir kaç dükkana selamsız girdi, selamsız çıktı.

‘ben böyle hayal etmemiştim ki.’

dedi.

cihangir’den geçerken dahi kimse ile oralı olmadı. hatta oturdukları mekanda birbirleri ile hasbihal etmek varken çevreden geçen kişilere bakan gereksiz insanlara bu kez kızmadı bile. sıraselvilerin’in alt paralelindeki sokaktan tophaneye bağlanan sokağa saptı. dostlar çay evinin önündeki bir tabureye oturdu. hemen önüne bi çay kondu. içecek oldu şeker atmadan ama devrildi bardak. kırıldı. anlık bir çay bardağı kırılma sesiyle beraber altlığın bi kaç saniye yuvarlanma sesi çıktı. bu iki ses oradaki herkes için zamanını çok kısa süreliğine de olsa durdurmuştu. değişik ama çok kati bir sessizlik sarmıştı sokağı. tıpkı hayalkırıklığının kişide sebep olduğu sessizlik gibi. o ilk yalanın öğrenildiğinde tüm anın durması ve hafif bi kırılma sesi.  tek farkı vardı, o da o sesi sadece kırılan duyuyordu bu kez.

‘dert etme hocam, kırılan alt tarafı bi bardak. ben şimdi başka koyarım sana. yeter ki senin o güzel gözlüklerin ve kalbin kırılmasın.’

dedi çaycı.

ayağa kalktı. elini adamın sırtına koyup, helallik istedi. aldı. ilk soldan dönünce tophaneye giden caddede buldu kendini. yolun karşısına geçti. az biraz yürüyünce içeride birisiyle siyaset konuşan manavla muhattap olmak istemedi. cebinden 2 lira kasaya bırakıp yedisekiz tane erik çaldı. yavaş yavaş yeme gayesiyle cebine koydu. erikler cebindeydi şimdi.

‘aşırı tepki veriyormuşum. yok olan sizin hayalleriniz mi lan? hem siz starbucks’tan kahvenizi içip modern dünyanın bir parçası olmaya devam etsenize. ’dedi.

beşiktaş’a kadar yürüdü sonra. canı 6 kış boyunca hemen hemen her sabah bindiği 30’a ya binmek istedi. çünkü o dönemlerde 08:45’de kalkan 30a otobüsünü bir süre sonra kendi otobüsü gibi benimsemeye başlamıştı. yolcuları ve her birisinin oturacakları yerler hep belliydi. 30a nerde boşalır, nerde dolar, kim hangi durakta biner, kim nerde iner, kim öğrenci olmadığı halde öğrenci akbili kullanır,  kim kahvaltısını otobüste simit ve meyve suyu ile yapar hepsini bilirdi. 30a’ya en son 30 aralık 2013’de binmişti. acaba dedi 2 ocak 2014 sabahı o otobüste senhayzır kulaklıklı ve yeşil çantalı bıyıklı oğlanın eksikliği hisseden olmuş muydu? bunu anlamanın tek bir yolu vardı. ‘yarın 08:45 30a seferine bineceğim’ dedi. ertesi günün sabahı tam vaktinde otobüs durağındaydı. lakin o otobüs ve yolcuları çok değişikti. o otobüs artık onun değil, belediyenindi tekrar sanki. o otobüste her sabah iki durak sonra binen emekli öğretmen teyzeye yer veren ve bir durak sonra yıldız teknik üniversitesi önünde inecek oğlan yoktu. yine o otobüse bi keresinde otobüste bi öğrenciyle kavga edip kalbini kırdığı için herkesin nefret ettiği, her sabah yıldız teknik üniversitesi durağında binen şirret kadın da yoktu. zaten çok yalnız hissettiği istanbul’da hiç eski sima kalmamıştı. canı sıkıldı bu duruma. başka bir şeyle meşgul etmeye çalıştı kendini. dışarı baktı, duvarlardaki reklamları ve panoları okudu biraz. ‘vodafone ak sigorta tel 212 et dürüm 7 lira artı dominos körfez kazandırır beşiktaş belediyesi eczane…’ bu duruma bir son verip öylesine kafasını çevirdiğinde duracak düğmesine basmak için kalkan kadını gördü. kadın geç bastığı için otobüs ani fren yaptı. kadın sendeledi. kadın indi.

kaptan bi saniye dedi. o da otobüsten indi. varlığını kadına belli etmeden yürüyordu. kadın çok güzeldi. adamı otobüste görüldüğünde aynı durakta indirtecek kadar güzeldi. bi mahallenin en güzeliydi. hani annesiyle mahalle pazara çıkan güzel kadınlar gibi. pazara giderken annesi birden ‘nurten’in oğlu askerden gelmiş. yakışıklı çocuk, hem yetenekli bir oğlan valla’ dediğinde, tatlı sert annesinin dirseğine dirsek atıp ‘uff anne yaa’ diyen bir güzel. iyi de o güzel kadının mahallede hep sevdiği bi delikanlı olurdu. hep o adamı beklerdi. arada gizli gizli o adamla görüşür, bi çay bahçesinde gazoz içerlerdi. küçük hayalleriyle ilgili konuşurlardı. delikanlı başka şehirleri güzel kadına anlatır, güzel kadında gün içerisinde o hayallere dalardı. bu gerçekle yüzleşince sinirlendi. adımlarını sıklaştırdı.

‘pardon’ dedi.

güzel kadın baktı.

– aynı otobüsten indik. benim sizi bi daha görebilmem lazım.

– neden?

– şu an içimde diyemediklerimi duyacaksın.

– alla alla…

– telefon numaran nedir?

– napıcaksın numaramı?

– belki bi gün bana ‘gelirken zeytin yağı ve şeker alsana’ diye mesaj atarsın…

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami