Menu

belirsizlikten tiksinen bir adamım gün içinde zihninden cevabı belli olmayan onlarca soru geçmemeliydi.

amerika’da kalıp kalmayacağı, bir daha öğretmenlik yapıp yapamayacağı, avrupa’nın hangi şehrinde tayine tabi olacağı, ayrılırken bisikletini götürüp götürmeyeceği, düğününe kimin gelip gelmeyeceği gibi belirsizlikler tam anlamıyla karın ağrısıydı. bunların hiç birisine gerek yoktu aslında. sincap gibi yaşamak kafiydi. zaten tüm detaylar çıkarıldığında istediği şey sadece baba olabilmekti.

gerçi hikayeye baştan başlamak gerekiyordu.

ikibinonüç kasım ayında gece yarısı çağrıldığı kuzguncuk’taki bir kafede amerika’ya davet edilmişti. bir günahkara tekrar kucak açılması ne büyük lütuftu. aynı günün sabahı metrodaki asansöre bir engelli vatandaşı ezip doluşan ve o engelli vatandaş için yapılan asansöre o engelli vatandaşı bindirmeyen zihinsel ve vijdani özürlüler belirdi zihninde. hiç soru sormadı. tamam dedi. takımına sadakatini göstermek adına boş mukaveleye imza atan futbolcu duruşu sergiledi. nihayetinde bir zamanların duran top ustası olan bu genç adam, dost meclisinde karpatların maradonası olarak gösteriliyordu.

gideceğini önceleri kimselere söylememişti. önce uçak biletini aldı. sonra vize görüşmesi olumlu sonuçlandı. ‘’anne ben gidiyorum’’ diyebildi. annesi ağladı. babası ağlamadı. kardeşleri ağlamamak için kendilerini iyi tuttular. istanbul’u, iş arkadaşlarını, kedisini, yüksek öğrenimini, onu seven bir kadını arkasına bırakarak, tekerlekli valizini çeke çeke, ama geriye bakmaya dermanı olmadan uçağa yöneldi. ikibinondörtün ilk saatlerinde new york’a indi. dil bilmeden, elinde bir numara bile olmadan havaalanından çıktı. ilk gördüğü kişi bir türk kardeşiydi. ‘’hoşgeldin’’ dendi ona ve sarılındı. arabaya bindiler. yeni bir yılda, yeni bir ülkede, yeni bir hayata başladığını idrak etmişti.

yeni hayatında ona matematik öğretmeni olucaksın dediler. o da oldu. onbir oniki yaşındaki talebeleri emanet ettiler ona. aradan çok değil, bir kaç gün geçtikten sonra bu talebelerin ‘’hayatında başına gelen en güzel şeyler’’ olduğunu farketmişti. aralarında en çok islam adındaki dünyanın en güzel gülen talebesini sevmişti.

çünkü kendisi tahtada rasyonel sayıları anlatırken islam ‘’öğretmenim bize limonata yapar mısınız?’’ diye alakasız bir soru sorabiliyordu. ayrıca islam her ders sonrası tahtaya bob adında bi karakter çizerdi. bob 77 yaşındaydı ve en sevdiği yiyecek patatesti.

öğretmenliğinin ilk günlerinde pikniğe gitmişlerdi. orada her birisine alt tarafı birer soda ısmarlamıştı. sonra hepsi ‘’teşekkürler öğretmenim’’ diyerek sarılmışlardı. boyları beline geliyordu. anlam verememişti bir an. merakı çok sürmeden ‘’bize şu ana kadar hiç bir öğretmenimiz bir şey ısmarlamadı.’’ dediler sırayla. gözleri doldu. talebelerine bi dolarlık bir gazozu çok gören müslüman öğretmenlere sinirlendi. başka bir gün evine özel derse gelen iki talebesinin karnı acıkınca pizza yemeye gittiler. sol şeritten saatte yetmiş mil ile eve dönerlerken arka koltuktan ‘’öğretmenim ben sizi çok seviyorum’’ diye bir ses duydu. tebessüm edip ‘’neden’’ diye sordu. ‘’sizden başka hiç bir öğretmenimiz bizi evine kabul etmedi, arabasına bindirmedi.’’ dedi. cevap veremedi. bunların hiç birisini onu sevsinler diye de yapmıyordu. mesele allah rızası olunca allah sevdiriyordu işte. bir eline dünyanın bütün bisikletlerini, diğer eline milyon dolarları verseler, şu çocuklarla kırk dakikalık derse değişmezdi.

fekat şimdi ayrılık vaktiydi. hayatında kalplerinde zerre kötülük olmayan talebelerini bir daha göremeyecekti. hiç olmazsa bir allahasımarladık diyebilseydi iyiydi. ama diyemeyecekti.

şimdiyse ne olacağına dair hiç bir fikri yoktu. hayatında bir çok şey neticelenmiş fekat henüz yeni olan hiçbir şey başlamamıştı. olabilme ihtimali olan onlarca şey vardı. zihninde ihtimalleri düşünerek olabilecek sonuçları düşünüyordu. düşünmekten beyninin fosforu tükenme noktasına gelmişti. herşey hala belirsizdi.

edip cansever’e sordu. oda ona ’’neyi bitiriyoruz, neyi başlatıyoruz, neyi bekliyoruz, bilmem ki ali…’’ dedi.

‘’sanki herşeyi bilseydim daha mı iyi olacaktı ki?’’ diye kendisini teselli etti. yatağında bir sağa bir sola dönemeyecek kadar sakindi.

uyuyamadığı zamanlar en sevdiği renk siyahtı. yıldızlar bile bu gece karanlığa çıkmaya korkmuş olacak ki ortalıkta yoktular. bundan ötürü gökyüzü zifiri karanlıktı. tıpkı mezarına konan insanın üzerine atılan toprağın sebep olduğu karanlık gibi. tanınmayan. hani arkadaşınıza bi şeyler anlatırken önünüze bakmadığınız için çarptığınız ve yüzünü kuvvetle muhtemel hiç görmediğiniz birisi gibi.

uyandığında sırt üstüydü yatakta. dün gece karanlıkta tavanı izlerken uyuya kalmış, ve hatta sakinliği ve isteksizliği o kadar tavan yapmıştı ki uyurken bile istifini bozmamış, yattığı şekliylen sabaha uyanmıştı. okula gitmesi gerekmiyordu. yani bugün kravat takmak zorunda değildi. ve pek tabi traş olması da gerekmiyordu. bir süre daha tavanı izledikten sonra odasının duvarlarına baktı. kendisini güvende hissediyordu bu mütevazi dört duvar arasında. sonra odasından çıkmamak için biraz daha uyumak istedi. göl kenarına da gitmek istedi. gölün kenarına gitti. yanında taşıdığı yönetmen sandalyesini açıp oturdu. dönmeli miydi dönmemeli miydi? karar verememe durumuna halk arasında kararsızlık dendiğini biliyordu. ve bu gibi durumlarda cepten çıkarılan bir bozukluk yardımı ile karara varıldığına çok defa şahit olmuştu. cebinden bir çeyreklik çıkardı. paraya baş parmağı ile kuvvet uygulayarak havaya fırlattı. yazı gelirse dönecek, tura gelirse burada kalacaktı. para havada saniyede iki tam bi yarım tur atma hızında dönerken onun içinden

‘’inşallah tura gelir.’’

geçiyordu. yere düşen parayı gölün karşı tarafına doğru tekmeledi. hemen akabinde gölün karşı tarafına geçtiğini düşünmeye başladı. karşıya vardığında sadece özlediği insanların orada yaşadığını gördü. arkadaki göle inen ana yoldan bir korna sesi duydu. gözlerini daha sıkı kapattı. gölün karşı kıyısına gelmesini istemediği o çirkinliği bu sayede yok etti. herşey olduğundan çok başkaydı o an. aynı halde zihninde bir süre göle paralel gitti. sonra başkasına gerek kalmadan yaptığı şeyin saçma olduğunu kendisine söyleyiverdi. gözlerini açtı. gerçek, hayale galip gelmişti. zaten yere düşen parada yazı gelmişti.

güneşten rahatsız olunca az ilerdeki ahşap iskeleye doğru yürüdü. hava yılda sadece üç kere bu kadar güzel olurdu. fekat bu üç günün yılın hangi günlerine tekabül edeceğini asla kestiremezdi. iskeleye varınca sırtüstü uzanıp ellerini kafasının arkasında birleştirip yastık olarak kullandı. az önce yere düşen para yazı gelmişti. yani dön deniyordu. canı sıkıldı. tatlı canını çok üzmeden göğe baktı. gökyüzündeki bulutların göle bakıp bakıp kendilerini gördüklerini farketti. bulutlar mutlu gibiydiler. acaba kaç tane insan başkasının gözlerinde kendisini görüp mutlu olabiliyordu? belkide sadece su birikintilerindeki insanlar buna sahipti. sorunun cevabını bulduğuna göre yattığı yerden kalkıp yürümeye başlayabilirdi.  aklına n. geldi. hayalinde bir bahar günü beşiktaş iskelesine yanaşan vapurdan elinde bisikletiyle inen hanımı n.’yi bekliyordu. elbisesi ne hoştu öyle.

sahiya evlenecekti. bi kaç vakte n. ile evleneceklerdi.

evlenecekler ve o, n. ve bisikleti bingez yazlıkta ekmek almaya gider gibi giderlerken belki o ilk kez bir kadına şarkı söyleyecekti. o şarkı ise mutlaka farsça olacaktı. o ve n. şarkılardaki yere gideceklerdi.

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Bitnami