Menu

bir çok nefis gibi huzuru tatmadan bir birey daha ölümü tatmıştı.

susuyordu bir süredir. diğerleri konuşuyordu. sonra birden bir şey diyecek oldu ama onu da unuttu. o an zamanı geldiğinde söylemesi gereken şey, zamanı geldiği halde aklından uçup gitmişti. daha öncesinde de böyle olmuştu. çok şey yaptığını düşünüp aslında hiçbir şey yapmayanlar onu dinlemek zorunda kalmamıştı. bu durumdan muazzam derecede sıkıldı. ve o an başkalarına derdine anlatabilecek kadar bildiği her şeyi kendi iradesi dahilinde unutuverdi. aradan biraz zaman geçmişti. zerre pişmanlık duymuyordu aldığı karardan ve sonuçlarından. çünkü zaten söyledikleri, anlattıkları başkaları için hiçbir anlam ifade etmiyordu haddizatında. hal böyle olunca yanlış anlaşılmak gibi bir kaygısı da kalmamıştı. haliylen çoğu zaman kendisini Allah rızası gayesi dışındaki herhangi bir sevdirme gayretine de gerek kalmamıştı. hatta insanlığın ve kendisinin ısrarla, her daim, an be an mutlu olma gayretinin abartı oluşu gün gibi ortaya çıkmıştı. aslında tüm bu ortaya çıkan sonuçlar tek bir şeyi doğuruvermişti. hayattan şikayet etmenin beyhudeliğinden emin olmuştu. uzunca bir süre kimse onu herhangi bir konuda açıklama yaparken göremeyecekti.

zaten başka dertleri vardı. kimseye belli etmediği en büyük derdi annesi yanında olmayışıydı. o yüzden günler çoğu zaman yutamadığı ve boğulacak gibi hissetmesine sebep olan ekmek dilimleri gibi geliyordu. hatta en son ne zaman bir yere yetişme telaşı yaşadığını dahi hatırlamıyordu. dakik bir birey olmasından değildi. annesiz tadı çıkmıyordu belli ki. “bi el atın da şu bu gün de bitsin.” diye etrafına bakındı. kimse olmayınca manava uğradı. biraz soğan ve marul aldı. gözü yeni çıktığı için birazdan da öte fazlasıyla tuzlu olan vişneye takıldı. on liralık vişne de koyar mısın diyiverdi düşünürken. manavın çırağı “tammamm abim” dedi muazzam ötesi bir sevinçle. annesiyle beraber yaşıyordu herhalde. yoksa analarla dolu anadolu diyarında annesinden uzakta hangi insanoğlu bu kadar mutlu olabilirdi?

bütün yaz olduğu gibi o günde yavaş yaşıyordu. ellerinde vişne poşeti, yavaş yavaş yürüyordu. akşamüzeri gelmişti. hava ılıktı. sokaktaki evlerin ışıkları belli bir sıraya bağlı kalmadan kısa aralıklarla teker teker yakılıyordu. bahçelerden kıpırtılar geliyordu. o evine dönerken, başkaları bir yerlere gidiyordu. gidenlerden birisine göre zehra onu istemiyordu. diğerine göre zehra kimseyi istemiyordu. ona göre ise dünya zaten bir çok insanı istemiyordu. eve varmasına az kalmışken önce uzaklardan gelen bağrışlarını duyduğu karşıdan gelen bisiklet çetesini farketti. aralarından birisi ona çarpınca hepsi tekerlerini kaydırarak durdular. hepsine hitaben net konuştu. ‘bisikletlerinizi sürün, hayatınızın tadını çıkarın, ama geri kalanları da rahat bırakın!’

kapıyı yavaş yavaş açtı. vişneleri de yavaş yavaş yiyecekti. mutfak tezgahının üzerine koyduğu kaba alabildiğinden az biraz fazla vişne doldurdu ve halı üzerine düşen iki vişneyi suya tutup oracıkta yiyiverdi. ondan sonra da akşam eşi ve kızı gelene kadar mutfağa her uğradığında biraz biraz kaptaki vişnelerden yedi. yavaş yavaş.  çekirdeklerini yine aynı kaba attı. eşi vişneler bitmeden geldi ve kaç defa artı birinci kez çekirdeklerini aynı kaba atmaması gerektiğini söyledi. annesi böyle şeyleri hiç problem etmemişti. o da problem etmedi.

uykuya dalmadan önce kızına baktı. güzel bakıyordu. daha da ötesi bebek olması hasebiyle gülüşünü çok güzel kullanıyordu.  anasına çekmişti. ikisi de  papatyalara benziyorlardı. kızı daha beyazdı. onu öyle kendisine tebessüm ederken görünce, diğer her şeyin ne kadar kötü olmalarına aldırış etmeden, baharın geldiğine kani olmuştu. şanslıydı artık. zihninde sürekli yeni bölümlerini çektiği keşke filminin yeni bölümünü çekmeyeli epey zaman olmuştu. bi de bir çoklarının aksine artık hiç aceleside yoktu.

yatağa yattı. tavana bakarken bi şeyin eksik olduğunu farketti. o an fazlalık olan yanmakta olan ışığı söndürerek, eksikliği giderdi. anne ise bir süre daha eksik kalacaktı.

 

balkondaydı. akşam oluvermişti yine evlatlarını bekleyen babalar için.

akşam ezanının sesi geliyordu yakınlardan. kuran sesi ise daha yakından, mutfaktaki beyaz tülbentin altındaki gözü yaşlı anadan. uzaktan geçen ses ise bir trene aitti. dışarda ay belirginleşiyordu. deniz kımıldamıyordu. iskele boştu. içerdekilerinse bunlardan haberi yoktu. çok iyi bildiği uzaklar, gözünün önünden gitmiyordu her nedense. çok özlediği bir bardak çay vardı. böyle gazete üstündeki ekmek kırıklarının arasında, dibinde azıcık kalmış. doldurulmayı bekliyordu. ona sadece güzel şeyler düşündüren bir şeydi. fekat kısa kesti hayalini. borges’in dediği gibi bozulmasından korkuyordu. babası namaza gidince sokağa daha dikkatli baktı. insanlar geçiyordu. aralarında konuşuyorlardı. fekat seslerini duymadığı için balık gibi sadece açılıp kapanan ağızlarını görüyordu. alacakaranlık kaplıyordu sevdiklerinden ayrı kalanları. babası geri geldi. duayı uzun tutmuştu yine belli ki. gidiş ve geliş zamanı arasındaki farktan değil de, gözlerinin nemlemsinden anlamıştı. kim bilir kaç kez “ya mutlikal usara, etlikhüm serahe” demişti? karanlık iyice çökmüştü garibanlara. kendi yaşaran gözleri görünmesin diye az ilerideki sokak lambasına doğru baktı. tam altında bir kadın sıklıkla saatine bakarak bekliyordu. belli ki kadın için de bir şeyler yolunda gitmiyordu. oysa yazın denen mevsim her rüzgar estiğinde herkesi mutlu eden bir şey değil miydi?

elinde beşaltı dakikadır soyup dilimlere ayırdığı bir elma vardı. babası “çayın da, yazın da tadı kalmadı.” diyiverdi birden. o öyle diyince, hemen yaz ayından nefret etti. çaydan bi fırt aldı ama nefret etmedi. oysa yazın günler ne de uzundu düne kadar. hele hele annesiyle içtikleri ikindi çayı çok çok uzun sürerdi. annesi sadece ikindi çayını kıtlama içerdi. fekat çayın tadı ilk annesi için kalmamıştı. önce babası, sonra da o içeri geçtiler.

her ne hikmetse yazın sadece gündüzler değil, geceler de uzundu. Allah’ın hikmetinden katiyen sual olunmazdı. herkes uyuyordu. o dedesinin “sen daha yatmadın mı hergele!” sorusundaki hergele olduğu için uyumuyordu. bir kaç dakika ona o an sadece şefkat duygusunu hissettiren kızının uyumasını izledi. sonra birden penceresinin perdesini havalandıran rüzgar, içeri usul usul girdi. girmişti girmesine de, onu o dertten kurtaramamıştı. bir kaç gün evvel de sezai karakoç ona gelip “uçurtmamı rüzgar yırttı ali” diye sitem etmişti. oysa bir kaç saat sonra buluşma öncesi kendisi için toplanan papatyaları görecek olan bir hanım kız tüm dertlerini unutmuş bir şekilde istanbul’da bir yerlerde bilbedahe bir şekilde tebessüm ededecekti. yine aynı dakikalarda çok uzaklardan aylar sonra annesine ve babasına kavuşacak adam otobüs camının penceresinden az önce önünden geçtikleri buğday tarlasına bakarken, otobüsün ani freni sonrası irkilecek ve öne doğru baktığında yolu kapatan koyun sürüsünü görünce tüm dertlerinden arınmış bir şekilde tebessüm edecekti. çayını alıp balkona çıktı. rüzgar, deniz ve ağaçların söylediği şarkıya kulak kabarttı. şöyle balkonda otururken peşi sıra kayan yıldızları görse daha da mutlu olabilirdi fekat öyle bir güzelliği hakedecek kadar iyi bir insan olmadığının o da bilincindeydi. sonra bir daha yatağa geçti. gecesi gündüzüne karışmıştı. en sevilenler gelmeyince böyle şeylerin olması galiba çok normaldi. belki de bütün yaz öyle olacaktı. böyle bir yalnızlık ilk defa başına geliyordu. dışarda ay vardı. bir de çok sevdiği balkonlarında bir ıslık sesi.

yatağa geçti. yastığını duvara dayadı. sonra da sırtını yastığa verdi. karşı duvarın dibinde, perdeye çok yakın bir noktadaki en son yemek yediği üzerinde hiç toz olmayan masanın üzerinde çiçek yoktu. içerisinde hiç bir metal para olmayan bir cüzdan ve pilinin bitmesine daha çok olan bir saat vardı. rüzgar bir daha esti. perde açılıverdi. dışarda beylerbeyi’nde balık tutan adam, büyük bir şey yakalamanın mutluluğuyla misinasının ucuna kavuşmaya çalışıyordu. caminin yanına atılan taburelere oturmuş çay içenlerden birisi çay bardağını devirdi. beşiktaş’dan gelen vapurun sesinden rahatsız olan bir martı bir kaç arkadaşı ile beraber üsküdar’a doğru uçmaya başladı. balık ekmek hala daha beş liraydı. en son duyduğu şey ise vapur iskeleye yanaşırken vapur ile iskele arasında sıkışan tekerlerin kulak tırmalatan istanbul’a özgü sesiydi. borges gibi bu kez hayalini yarım kesmemişti. görmeye devam etti. vapurdan inen insanların hepsi duyacak şekilde bağırdı. “herkes göğe baksın!” o an gökyüzü hep sevdiklerine çıkıyordu.

ezan okundu. evdekiler uyandı. “perdeler hanım, perdeler. eskimiş. gönül kırmadan, çocuk uyanmadan değiştiriverelim.” dedi.

kucağında kızının dünyadan bir haber şekilde yattığı yerden çevresini tanıma gayretine bakıp, onu nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyordu.

eşi ise, buzdolabının başında beklerken bir yandan da bir sonraki gün ne yemek yapacağına bir türlü karar verememenin derin sancısını çekiyordu. yarın dahi ne yiyeceğini bilemeyen birisi için, yıllar sonrasını merak etmenin beyhudeliğini farketmesi çok uzun sürmemişti. yine de daha önceleri defaatle yaptığı şeyi, yani herhangi bir kitaptan rastgele bir sayfa açarak gelecekten bir kesit görebilme hareketini yapmak istedi. yeni taşındığı için kütüphanesinde henüz fazla kitap yoktu. aldığı kitapların da hepsi onun için yeniydi. hiç birisini henüz okumamıştı. rastgele bir kitaptan rastgele bir sayfa açtı. “insan Allah’a kulluğu ölçüsünde hürdür.” yazıyordu. esaretten kurtulmam lazım dedi.

 

aldığı kararı hayata geçirmek adına ilk olarak üzerine sadece bir hırka alıp balkona çıktı. o şekilde oturdu sandalyeye. gökyüzüne baktı. kuşlar vardı. gökyüzünde kuşlara bakmak telefonla konuşurken kâğıda karalama yapmak gibi alıkoyamadığı bir şeydi. bazen ses ederdi kuşlara. “şuradan bana biraz hayal biraz da kiraz getirsene.” emri vakisi samimiyetlerindendi. yine de o gün kararsızlıktan düşünmek istediği onlarca şey için vakit pek bulamamıştı. önceden kendisi için hazırlanmış yazgı adlı bir kararsızlık filminin başrol oyuncusuydu. o an ya eskileri düşünüp duracak veyahut alakasız bir fotoğraf karesinde kimsenin umru olmayan birisiyle uzun uzadıya konuşacaktı. çünkü çıldırmak için o kadar sebebi vardı ki! ama yine de asla ölmeyi istemiyordu.

 

bir fotoğrafa baktı bir süre. uzak bir muhitte çekilmiş bir fotoğraf karesiydi. hani arka sokaklarında kiraz satılan, içinde tren istasyonu olan muhitlerden. bir adam ve bir kadın yan yana fotoğrafı çeken insana tebessüm ederek bakıyorlardı. fotoğrafı çekenin arkasında da ise simsiyah bir at vardı. kendi hayali olmasına rağmen uyandıramadı hayvanı. arkadaki camdan yansıyordu işte her şey. çiftin arka taraflarında geniş balkonlu bir ev ve daha uzakta ise başka balkonlu bir ev daha vardı. yakındaki geniş balkonlu ev malta pazarına yakın gibiydi. o yüzden fotoğrafta olmasa da, malta pazarında kuru kahve satan amcayla bir süre sohbet etti. ona ömründe hiç bir zaman kurukahveci olamayacağı için çok mutsuz olacağını söyledi. önce yaşlı adam sonra da o tebessüm ettiler. ahmet turan’a göre tebessüm etmediği gün israf edilmiş bir gündü. ahmet abi özgür olsaydı soracaktı ona, “sayılır mı bu abi?” diye. uzaktaki eve dikkatli bakınca ağustos ayında baba evlerinden aldıkları valize özlemi ve masmavi denizi koyup başka muhite geçen çiftin yaşadığı evin o ev olduğuna emin oldu. hayaller, düşünceler ve muhabbet tiz bir sesle bölündü.

 

içerden bir ağlama sesi geldi. çünkü kızı ağlıyordu. kaç dakikadır balkondayım acaba diye saatine baktı. üçer haneli sayıları birbiri ile kahve içme rahatlığında çarpabilmekle mahir bu adam o an basit bir çıkarma işlemini yapamadı. o an belki birden üçyüze kadar sayabilirdi ama bir artı birin iki olduğunu katiyyen ispat edemezdi. babalık muessesinde henüz iki aylıktı. kendisi balkona çıkmadan az biraz önce kızının babanesi, bir saatliğine kızının amcasını görmeye gitmişti. o görüşmede kardeşi, annesine en çok hiç öpüp, başını okşamanın nasip olmadığı yiyenini sormuştu. olur da bi gün şartlar el verirse kızının çok güzel çıktığı fotoğrafı da ona verebileceklerdi. o da annesine en çok kardeşini sormuştu. basit bir matematik işlemini yapamaması bundandı. zihni esaret ve özgürlük arasında gidip geliyordu. yaşadığı şey tam olarak ilk defa gerçek bir çaresizlikle karşılaşmış olmanın çaresizliğiydi. emine hanım’ın dediği gibi yaşamak zorlaştıkça anlamak kolaylaşmıştı onlar için.

 

gönlünden başka başka şeyler geçiyordu. fekat o çoğu zaman gönlünden geçenleri paylaşamazdı. ansızın gönlünden neler geçiyor diye sorulsa, yine de söylemezdi. çünkü kendi hayalleri vardı. iyi olmak adına kurulan hayallerdi onlar. daha doğrusu hayallerinin peşinden koşmak onu iyi yapabilirdi. ah bi de tabi hayallerinin peşinden koşamayanlar vardı. kalpleri arınamayan. kötüleşen. geride kalanları çok üzen. “hayır ben onlardan değilim, biz onlardan değiliz, kızım onlardan olmayacak!” diye söylendi. kayınvalidesi “ne dedin oğlum? anlamadım!” dedi. “kız ne çabuk büyüyor değil mi ananesi diyordum.” diye geçiştirdi. son mırıldandıklarını kimse duymamıştı oysa. 

 

ama o hep iyilerden bahsediyordu o sıralar. hani tek dertleri muhabbet olan insanlar var ya onlardan. zaten dünyadaki diğer tüm şahısların vazifesi, iyileri belirgin bir şekilde ortaya çıkarmak için tüm kötülükleri ile çabalamak değil miydi? tanıdığı bütün iyiler birbirleri ile farkında olmadan herhangi bi yerde muhabbete başlayıp, sonra çay tabağının içinde az biraz dökülmüş çay olduğu için, çayın tabağın yanına konduğu bir masada devam ediyorlardı. o masa üsküdar’da eski bir apartımanın balkonunda da olabilirdi, ya da soğuk ve sisli bir sabaha uyanan tophane’de. çay onlar için en önemli bağlardan biriydi. basit bir sıcak içecek değil de, birbirlerine ne kadar değer verdiklerini göstermenin en ucuz yoluydu. o muhabbetlerin bir keresinde birisi eşyalarının hiç bir yere sığmadığından bahsedip, ne çok kitabı olduğundan dem vurmuştu. diğeri ise ne çok burası evim diyip, sonra kaç kez bura yerine oraya gittiğinden bahsetmişti. konuşmalarını nazım’ın “ne kadar çok adam, ne kadar çok adam işsiz kalırsam, işsiz kalırsam diye düşünüyor.” sözleriyle bitirmiş ve hesabı istemişlerdi. velhasılı kelam enterasan bir konuşma olmuştu.

şimdi ise uyumak gerekliydi. sonrası sabah ve uyanmak olacaktı. kardeşin içip içemediğinden emin olunamayan bir çay pek tabi tat vermeyecekti. artık yarınlar alelade bir gün olmaktan çıkmıştı. kurukahve gelecekti bir yerden. daha fazla beklemek belki yanlıştı ve uzaklar bekleyenlerin muhiti oluvermişti.

 

 

zihninde en fazla gidebildiği yıl bin dokuz yüz doksan iki yılıydı. çocuktu ve mutluydu.

ve hatırladığı en eski sahne şöyle bir şeydi; uzaklardan gelen bir taksiden inen baba, elindeki bisiklet ve mutluluktu. kendisine dair anlatabileceği ilk mutluluk anı öyle bir şeydi işte. sadece gurbetten gelen bir baba ve bisiklet içeriyordu. o dönemlere ait anıları da her ne hikmetse muhakkak bisiklet içeriyordu. mesela ilk kızgınlığında da bisiklet vardı. bir de sipor ayakkabılarını ve bisikletini çalan çingene ferdi. çünkü ne zaman isterse bir tur atmasına izin verdiği çingene ferdi’nin çaldığı şeyler onun hayatında çok fazla önem arz ediyordu. zira bisikletinden başka gerçek hiç bir arkadaşı yoktu. ayrıca ona öyle geliyordu ki, çingene ferdinin bunlar tek vukuatları değildi. yaşadığı mahallede en çok ah alan birey olduğundan da zerre şüphesi yoktu.

ona o daha çocukken dedesi hiçbir dünya malına zerre değer vermemesi gerektiğini sıkıca tembihlemişti. aklına hemen bisikleti gelmişti. çok ama çok sonraları da ziyaret etme şansı bulduğu muhterem hocası ‘dilerseniz bunu bir vazife telakki edin, ama bu dünya namına tek bir dikili taşınız olmasın.’ demişti. o anda zihninden ‘bisiklet dünya malı sayılmaz ki.’ cümlesi geçmişti. çünkü değişik seviyordu bisiklet denen şeyi. çalmasınlar diye zayıf vücuduna aldırmadan her gün dört kat indirip, çıkarıyordu. evli olmasına rağmen evin bozulan musluğunu tamir edemeyebilirdi, fekat bisikletinin patlayan tekerini leğene su doldurup baloncuk çıkarma yöntemi ile yamayabilirdi. bunu da mahallelerinin kır saçlı, her daim ağzındaki cigarasından ötürü bir gözü her daim kısık bisikletçi amcanın yanındaki bir kaç günlük çıraklık döneminde öğrenmişti. gerçi zaman zaman tedariksiz yakalandığı da oluyordu. bir keresinde koşuyolunda bisikletinin lastiği patlamıştı ve en kısa sürede moda’da olması gerekiyordu. o an yapılması gereken en akıllıca hareketi yapmıştı. en yakın tren istasyonuna gidip bir kaç dakika sonra gelecek trenin herhangi bir vagonuna geçmişti.

ailecek ananesigilleri ziyaret edecekleri zaman o gidecekleri yerin oniki kilometre uzakta olduğuna aldırmazdı ve araba yerine bisikletini tercih ederdi. çünkü bisiklet onun için bir nevi iletişim aracıydı. bisikletinin pedallarını çevirdiği ara sokaklarda ilerlerken herhangi bir arkadaşını ya da öğretmeni görse hemen durup hasbihal ederdi. bunu araba ile yapma ihtimali çok düşüktü. uçaktayken ise ihtimal dahilinde değildi.

bisiklet binmek ya da bisiklet sürmek… siz nasıl adlandırırsanız adlandırın onun için farketmezdi. çünkü tanımdan bağımsız olarak bisikletin hareketi için emek ve kalpte bolcana sevgi gerektiğinin bilinciydeydi. emekçi bir babadan geldiği için emek meselesi sıkıntı oluşturmuyordu. kalpteki sevgi ise tekniken sonsuzdu. çünkü bırakın dünyayı, koca kainata sığmayan yüce yaradan onun kalbinde çoğu zaman yer ediniyordu. etmediği zamanları Allah affetsin. yaradan’ın sığdığı bir kalbe haliylen bir bisikletlik sevgi daha rahatlıkla sığabilirdi. sonrası ise zaten herkesin malumuydu. kulakta rüzgarla karışık bir melodi ve çocuk olmanın güzelliği, ötesi hafifliği. hele bir de canhıraş bir şekilde çıkılan bir rampanın üzerinden salınmak…

pedal çevirmeden hızlanmak ise uzun süreler sonucunda elde edilen güzel şeylerin yıkımı çok basit olur ve kısa sürer teorimini yok edecek kadar haz verirdi ona. uzun uğraşlar sonunda ancak güzel bir yuva kurabilmişti herkes gibi. baba ile tanışma, kız isteme, nişan, dini rikah, resmi nikah gibi aşamalar zorlu bir dekatlon siporu gibi gelmişti ona. şimdi ise ağzına veyahut ahlakına hakim olamayıp o saadet hanesini yerle yeksan edebilirdi bir anda. hiç bir zaman bir dikili taşı olmasın istiyordu. ama annesi onun istediğinin tam tersini istiyordu. olur da annesini kırmamak adına bir gün yıllarca taksitlerini ödeyerek sahip olacağı bir dört duvarı rihter ölçeğine göre herhangi şiddette bir deprem yerle yeksan edilebilirdi. daha geçen gece uzaklardan gelişine çektiği bir şut, eşinin saatlerini verdiği ve bakmaya doyamadığı cillop gibi pastasını saniyeler içinde güne gelecek olan kadınlar için değersiz kılmıştı. fekat bu kadar sağlam örneğe rağmen bisiklet, yıllarca geliştirilen bu teorimi hipotezden bile daha değersiz hale getirivermişti. üzerinde binbir zorluklarla çıktığı yokuşun tepesinden kendini aşağıya doğru bıraktığında limit 0’a giderken,  mutluluğu ve hayalleri sonsuzluğa doğru gitmişti. o iki teker ona yaşadığını ispat etmişti.

çocukluğunda en büyük hayallerini kurarken bisikletin üzerindeydi. şimdi kocaman adam oldu. saçlarında beyazlar vardı. yine de hayal kurmaktan hiç vazgeçmedi. çünkü üstad Bediüzzaman ‘kimin için Allah var, ona her şey var.’ demişti. Allah vardı. bisiklet vardı. umut ve hayallar pedal çevirdikçe hep var olacaktı. o yüzden bir çok yazara göre bisiklet hayalperest insanların taşıtıydı. hayalperest insanlarsa bu dünyada yapayalnız olduklarını en çok bisiklet üzerindeyken farkediyordu. fekat yine de o insanlar özgürlük adına o iki tekerlekli aletten katiyyen vazgeçmiyorlardı. kendisi de her ne kadar vücudundaki tüm yara izlerinin sahibi bisikletleri olsa da onlardan hiç vazgeçmemişti. neticede yara iyileşirdi. hayalsizlik ise ebedi esaretti.

sahi siz hiç size samimiyetsiz mutluluklar satan o göbekli dinci edebiyatçının bisiklete bindiğini gördünüz mü?

fotoğraflara bakarken bir tanesinin arkasını çevirdi. “niçin küçülüyor eşya uzakta?” notu vardı. üstad necip fazıl’ı çok seven ama uzaklara giden arkadaşı ona o fotoğrafını verirken arkasına yazmış olmalıydı. ilk kez görüyordu. mesafeler sahiden de her şeyi ufaltıyordu. dışarda bir anne iki yaşındaki oğlu ile bekliyordu. bi asker yanlarına geldi. bir şeyler söyledi. anne askeri ikna edemedi. yavrusunu kucağına alıp çocuğun baktığı yönün tersine doğru gitmeye başladı. uzaklaştıkça çocuğun yüzündeki ümit dolu ifade yok oldu. gözleri aynı yöne bakarken düştü. dudakları titremeye başladı. hiç bir şey diyemeden işaret parmağıyla gitmek istediği yeri gösterip annesini ikna etmeye çalıştı. hiç bir şey değişmedi. annesi uzaklaştıkça çocuk daha önce babasını son kez görebildiği yerden uzaklaşıyordu. cezaevinin kapısı kapandı. bir zalim iki yaşındaki çocuk daha cümle kuramazken, ona mesafenin ne demek olduğunu öğretmişti.

Loving math is a beautiful thing and I will never understand people who always say “I’m just not a math person.” when they learn I am a math teacher.  I am wondering, if I was Usain Bolt and they knew who I was, would they tell me “I am not a sprinter, I can not run 100 meters in under 10 seconds.”? Obviously not. I could understand why a man would steal to feed his family, but for me, it is impossible to understand someone who is bad at math but quite happy about it!

You probably has never experienced that your friends proudly announcing that they are bad at reading, writing, history, philosophy, singing, running, painting etc… Your friends could mention their talentlessness like saying “I can not paint or I can not dance or I can not run fast or I am not good at reading…” And making these claims would make them embarrassed because they are not socially acceptable.

So what is the difference between math and other abilities? Why is it okay to by openly negative about math for our friends? The answer is so clear. Firstly, our friends think that math is something just for geniuses but I am pretty sure about that I am not a genius and I love math and I am good at that. They also see math as a domain only accessible to group of smart people. Secondly, math hatred seem rather innocuous for them because being not a math person is socially acceptable. These two main reasons turned our beautiful math into a phobia. Phobia is equal to anxiety. Anxiety is a virus. As a result, our friends still keep telling everyone they are bad at math and spreading math phobia and anxiety. Unfortunately, this virus is especially affecting little kids and it causes loss the ability of mathematics like solving math problem and examining a word problem… And they keep asking the most common question “when will I ever use this?”

Friends! Amigos! Romans! Math has depth. Being good at math has to be quite cool and people’s math skills should be appreciated in our world. We have to make it socially unacceptable to be bad at math just like it’s socially unacceptable to be bad at reading. People can appreciate Picasso or Van Gogh without having the ability of painting right? Or they do not need to know how to play a guitar to listen King of Convenience and enjoy it right? These two examples prove that we can teach people how to enjoy math or how to fall in love math. All we need to do is making avenues to expose people to mathematical beauty.

And my friend! If you are rubbish at math, I do not care. You are still my friend.

insan düşündükçe delirdiğini, hayal kurdukça yaşadığını hissediyordu. çünkü kendilerinden bile bir şeyler saklamak zorunda kalanlardan farklı olarak siz de, o da hayallerinizde hep istediğiniz şekilde yaşardınız. susarak ve çokça bir şeyler anlatarak. öyle ki bazı hayaller sonunda bazılarınız, çocuk ve mutlu olarak aramıza katılıyordu. tebessüm ederek. elinizde olsa hem de hep tebessüm ederek. hayallerde en çok bir yerden bir yere giderken kurulan şeylerdi. bazen bir trenin cam kenarında, bazense bir bisikletin üzerinde. yani hayal kurmak bir nevi yolculuktu.

 onun yolculuğunu daha da güzelleştiren ise nereye gideceğini bilmediği zamanlar yaptıklarıydı. bazen İstanbul’un sokaklarında rotasız dolanırken balkonunda sandalye olmayan evlerin içerisindekilerin haline üzülürdü, bazense abdest almak için bir caminin avlusundan adımını attığında yaprakların altında huşu içinde oturan ihtiyar için sevinirdi. en son sevindiklerinde o ise o güzel kadın hep yanındaydı. arabanın tekerini patlamıştı, kitaplık yamuk duruyordu, evdeki kahve bitmek üzereydi ama o kadın onun yanındaydı.

hayatında kayıp olarak gördüğü tek zaman babasına küstüğü, aynı evde olmalarına rağmen onu görmemeyi tercih ettiği ergenlikte ki 10 günlük dönemidir.

o babasını çok severdi ama babası bir kere bile ona sarılmadı. kim bilir kaç adamın babası ona sarılmadı.

çocukları çok severdi babası. komşunun, akrabanın, dükkana gelen müşterinin bebeği olmasın hemen öper onları, türlü türlü şımarıklıklar yapardı. bebekler de babasına hep gülerlerdi. acaba o da bebekken de sevmiş miydi onu? istese de yapamazdı. çok uzaktı çünkü babası onlara. onlar aç kalmasın diye 17 yaşında başka memleketlere amele olmaya gitmişti.

o doğduğunda da başka memleketlerdeydi… doğum gününü hatırlamayacak kadar sonra görmüştü hatta onu. 19 kasım’da 1985‘de doğmuştu. ama kafa kağıdında doğum tarihi 10 eylül 1986. yani 10-11 ay sonra görmüştü onu. emeklerken falan görmemişti onu. baba kucağı değil de büyük baba kucağında büyümüştü. onla beraber olduğu bir tane fotoğrafı yoktu.

gerçi isteselerdi de çok fotoğrafları olamazdı. hem fakirdiler, hem babası çok uzaklardaydı. onlar aç kalmasın diye. ilerde okuyabilsinler diye.

büyükşehirde yaşayabilsinler diye.

4 yaşındaydı. erzurum’un aşkale ilçesinin yeniköy’ündeydiler. babası ise uzak bir şehirde. babasının olduğu şehirler ile onların olduğu şehirlerin arasında başka başka kocaman şehirler vardı. gitmek istese gidemezdi. çok özlerdi ama yine de gidemezdi. ufacık çocuktu ve ne yapabilirdi ki?

köy öğretmeni vardı. kadın. arada sırada onlara gelirdi. annesi ve babanesi yemek yapardı. onlarla konuşurdu. sülaleden okuma yaşı gelmişlerin dersleri hakkında konuşurlardı. gelince bazen onla da ilgilenirdi. bi gün evlerine gelen o öğretmene babasını çok özlediğini söyledi. o zaman mektup yazsana babana dedi öğretmen. mektup neydi ki? öğretmen eline bir kağıt bir kalem aldı. başladı yazmaya. oğlunun çok özlediğini beyaz bir kağıdın üzerine bir şeyler karalayarak anlatıyordu. öyle demişti ona. sonra da gör bak baban en kısa zamanda sana cevap vericek demişti öğretmen. çok mutlu olmuştu. sahiden de öyle olmuştu. belki 1 ay sonra belki de 20 gün sonra babası gelmişti. sarı bi taksiden inmişti. 2 yaşındaki kardeşiyle ona koşmuştular. gene sarılmamıştı. ama onlar bakıp mutlu oluyordu. çok kalmadı, 2 gün sonra gitti. kış geliyormuş, üşümesinler diye para getirmişti onlara. öyle demişti.

babasını tekrar özlemeye başlamıştı. ama öğretmen kadın gelmiyordu. nerdeydi ki? çok sonraları büyünce öğrenmişti. terör belasndan kaçmıştı. bir gün evde beyaz kocaman bir kağıt gördü. kalemin nerde olduğunu biliyordu. ikisini çok gizli bir odada birleştirip babasına mektup yazmaya başladı. yazmayı bilmiyordu ama deli gibi bir şeyler yazıyordu. ‘baba seni çok özledim. kardeşim de özledi. bisiklet getir. baba gel. sarı taksiyle gel ama.’ bunları yazıyordu güya. o yazma bilmiyordu ama babası anlardı. bembeyaz defter kap kara olana kadar yazdım karaladı. güya ne kadar çok yazarsa o kadar özlediğini anlardı babası. annesiyle babanesi geldi. hemen sakladı mektubu. bi gün elbet postacıya gizlice verecekti. babama götür bunu diyecekti ve postacıda götürcekti. babası bi kaç sonra sarı taksiyle gelicekti. belki bu kez ona koştuklarında onlara sarılacaktı. sahi ya mektuba ‘bu kez gelince sarıl’ demeyi unutmuştu. neyse önemli değil, artık mektup yazmayı biliyordu. bi daha ki mektupta yazardı.

ertesi gün yine kocaman beyaz bir kağıt buldu evde. babası gelmemişti ve onu çok özlemesi devam ediyordu. bu kez resim de çizecekti. bir şeyler karaladıktan sonra at çizdi. inek çizdi. yavru inek çizdi. babama inek doğurdu bak bu da yavrusu demek istiyordu. babası anlardı işte. o bunlarla uğraşırken annesi yakaladı. napıyorsun dedi. babama mektup yazıyorum dedi. annesi baktı. önce güldü, sonra ağladı. anne dedi nolur postacıya verelim ben babamı özledim. yalvardı da yalvardı. tamam dedi annesi. ertesi gün aşkale’ye indiler. 25 dakkalık yol. postaneye vardılar. zarfa koydular. pulladılar. pulun tadı çok güzeldi. çok sonra oldu babası gene gelmedi. herhalde ona mektup yazmasına kızmıştı. bir daha mektup yazmadı babasına.

aradan 23 sene geçti. babası aradı. dükkanda cüzdanımı unuttum getirsene onu dükkanı kapatınca dedi. tamam baba dedi. çekmeceyi açtı. cüzdan oradaydı. siyah eskimiş bir cüzdan. 4 sene önce babalar gününde hediye diye aldığı cüzdan. acaba annemin, bizim resmimizi taşıyor mu diye merak edip kurcalamaya başladı. kalındı cüzdan. tomarla para vardı. bu paralardan daha değerli olmalıydı onların fotoğraflarımı. annesi vardı. kardeşleri de. o da vardım. başka da 2 tane katlanmış eski kağıt vardı. beyazdan başka renge geçmişlerdi. açtı. çok eskiydiler. yırtılmak üzere. ortaları zaten yırtılmış. 23 sene önce babasına yazdığı mektuplardı.

babası da onu seviyormuş.

belirsizlikten tiksinen bir adamım gün içinde zihninden cevabı belli olmayan onlarca soru geçmemeliydi.

amerika’da kalıp kalmayacağı, bir daha öğretmenlik yapıp yapamayacağı, avrupa’nın hangi şehrinde tayine tabi olacağı, ayrılırken bisikletini götürüp götürmeyeceği, düğününe kimin gelip gelmeyeceği gibi belirsizlikler tam anlamıyla karın ağrısıydı. bunların hiç birisine gerek yoktu aslında. sincap gibi yaşamak kafiydi. zaten tüm detaylar çıkarıldığında istediği şey sadece baba olabilmekti.

gerçi hikayeye baştan başlamak gerekiyordu.

ikibinonüç kasım ayında gece yarısı çağrıldığı kuzguncuk’taki bir kafede amerika’ya davet edilmişti. bir günahkara tekrar kucak açılması ne büyük lütuftu. aynı günün sabahı metrodaki asansöre bir engelli vatandaşı ezip doluşan ve o engelli vatandaş için yapılan asansöre o engelli vatandaşı bindirmeyen zihinsel ve vijdani özürlüler belirdi zihninde. hiç soru sormadı. tamam dedi. takımına sadakatini göstermek adına boş mukaveleye imza atan futbolcu duruşu sergiledi. nihayetinde bir zamanların duran top ustası olan bu genç adam, dost meclisinde karpatların maradonası olarak gösteriliyordu.

gideceğini önceleri kimselere söylememişti. önce uçak biletini aldı. sonra vize görüşmesi olumlu sonuçlandı. ‘’anne ben gidiyorum’’ diyebildi. annesi ağladı. babası ağlamadı. kardeşleri ağlamamak için kendilerini iyi tuttular. istanbul’u, iş arkadaşlarını, kedisini, yüksek öğrenimini, onu seven bir kadını arkasına bırakarak, tekerlekli valizini çeke çeke, ama geriye bakmaya dermanı olmadan uçağa yöneldi. ikibinondörtün ilk saatlerinde new york’a indi. dil bilmeden, elinde bir numara bile olmadan havaalanından çıktı. ilk gördüğü kişi bir türk kardeşiydi. ‘’hoşgeldin’’ dendi ona ve sarılındı. arabaya bindiler. yeni bir yılda, yeni bir ülkede, yeni bir hayata başladığını idrak etmişti.

yeni hayatında ona matematik öğretmeni olucaksın dediler. o da oldu. onbir oniki yaşındaki talebeleri emanet ettiler ona. aradan çok değil, bir kaç gün geçtikten sonra bu talebelerin ‘’hayatında başına gelen en güzel şeyler’’ olduğunu farketmişti. aralarında en çok islam adındaki dünyanın en güzel gülen talebesini sevmişti.

çünkü kendisi tahtada rasyonel sayıları anlatırken islam ‘’öğretmenim bize limonata yapar mısınız?’’ diye alakasız bir soru sorabiliyordu. ayrıca islam her ders sonrası tahtaya bob adında bi karakter çizerdi. bob 77 yaşındaydı ve en sevdiği yiyecek patatesti.

öğretmenliğinin ilk günlerinde pikniğe gitmişlerdi. orada her birisine alt tarafı birer soda ısmarlamıştı. sonra hepsi ‘’teşekkürler öğretmenim’’ diyerek sarılmışlardı. boyları beline geliyordu. anlam verememişti bir an. merakı çok sürmeden ‘’bize şu ana kadar hiç bir öğretmenimiz bir şey ısmarlamadı.’’ dediler sırayla. gözleri doldu. talebelerine bi dolarlık bir gazozu çok gören müslüman öğretmenlere sinirlendi. başka bir gün evine özel derse gelen iki talebesinin karnı acıkınca pizza yemeye gittiler. sol şeritten saatte yetmiş mil ile eve dönerlerken arka koltuktan ‘’öğretmenim ben sizi çok seviyorum’’ diye bir ses duydu. tebessüm edip ‘’neden’’ diye sordu. ‘’sizden başka hiç bir öğretmenimiz bizi evine kabul etmedi, arabasına bindirmedi.’’ dedi. cevap veremedi. bunların hiç birisini onu sevsinler diye de yapmıyordu. mesele allah rızası olunca allah sevdiriyordu işte. bir eline dünyanın bütün bisikletlerini, diğer eline milyon dolarları verseler, şu çocuklarla kırk dakikalık derse değişmezdi.

fekat şimdi ayrılık vaktiydi. hayatında kalplerinde zerre kötülük olmayan talebelerini bir daha göremeyecekti. hiç olmazsa bir allahasımarladık diyebilseydi iyiydi. ama diyemeyecekti.

şimdiyse ne olacağına dair hiç bir fikri yoktu. hayatında bir çok şey neticelenmiş fekat henüz yeni olan hiçbir şey başlamamıştı. olabilme ihtimali olan onlarca şey vardı. zihninde ihtimalleri düşünerek olabilecek sonuçları düşünüyordu. düşünmekten beyninin fosforu tükenme noktasına gelmişti. herşey hala belirsizdi.

edip cansever’e sordu. oda ona ’’neyi bitiriyoruz, neyi başlatıyoruz, neyi bekliyoruz, bilmem ki ali…’’ dedi.

‘’sanki herşeyi bilseydim daha mı iyi olacaktı ki?’’ diye kendisini teselli etti. yatağında bir sağa bir sola dönemeyecek kadar sakindi.

uyuyamadığı zamanlar en sevdiği renk siyahtı. yıldızlar bile bu gece karanlığa çıkmaya korkmuş olacak ki ortalıkta yoktular. bundan ötürü gökyüzü zifiri karanlıktı. tıpkı mezarına konan insanın üzerine atılan toprağın sebep olduğu karanlık gibi. tanınmayan. hani arkadaşınıza bi şeyler anlatırken önünüze bakmadığınız için çarptığınız ve yüzünü kuvvetle muhtemel hiç görmediğiniz birisi gibi.

uyandığında sırt üstüydü yatakta. dün gece karanlıkta tavanı izlerken uyuya kalmış, ve hatta sakinliği ve isteksizliği o kadar tavan yapmıştı ki uyurken bile istifini bozmamış, yattığı şekliylen sabaha uyanmıştı. okula gitmesi gerekmiyordu. yani bugün kravat takmak zorunda değildi. ve pek tabi traş olması da gerekmiyordu. bir süre daha tavanı izledikten sonra odasının duvarlarına baktı. kendisini güvende hissediyordu bu mütevazi dört duvar arasında. sonra odasından çıkmamak için biraz daha uyumak istedi. göl kenarına da gitmek istedi. gölün kenarına gitti. yanında taşıdığı yönetmen sandalyesini açıp oturdu. dönmeli miydi dönmemeli miydi? karar verememe durumuna halk arasında kararsızlık dendiğini biliyordu. ve bu gibi durumlarda cepten çıkarılan bir bozukluk yardımı ile karara varıldığına çok defa şahit olmuştu. cebinden bir çeyreklik çıkardı. paraya baş parmağı ile kuvvet uygulayarak havaya fırlattı. yazı gelirse dönecek, tura gelirse burada kalacaktı. para havada saniyede iki tam bi yarım tur atma hızında dönerken onun içinden

‘’inşallah tura gelir.’’

geçiyordu. yere düşen parayı gölün karşı tarafına doğru tekmeledi. hemen akabinde gölün karşı tarafına geçtiğini düşünmeye başladı. karşıya vardığında sadece özlediği insanların orada yaşadığını gördü. arkadaki göle inen ana yoldan bir korna sesi duydu. gözlerini daha sıkı kapattı. gölün karşı kıyısına gelmesini istemediği o çirkinliği bu sayede yok etti. herşey olduğundan çok başkaydı o an. aynı halde zihninde bir süre göle paralel gitti. sonra başkasına gerek kalmadan yaptığı şeyin saçma olduğunu kendisine söyleyiverdi. gözlerini açtı. gerçek, hayale galip gelmişti. zaten yere düşen parada yazı gelmişti.

güneşten rahatsız olunca az ilerdeki ahşap iskeleye doğru yürüdü. hava yılda sadece üç kere bu kadar güzel olurdu. fekat bu üç günün yılın hangi günlerine tekabül edeceğini asla kestiremezdi. iskeleye varınca sırtüstü uzanıp ellerini kafasının arkasında birleştirip yastık olarak kullandı. az önce yere düşen para yazı gelmişti. yani dön deniyordu. canı sıkıldı. tatlı canını çok üzmeden göğe baktı. gökyüzündeki bulutların göle bakıp bakıp kendilerini gördüklerini farketti. bulutlar mutlu gibiydiler. acaba kaç tane insan başkasının gözlerinde kendisini görüp mutlu olabiliyordu? belkide sadece su birikintilerindeki insanlar buna sahipti. sorunun cevabını bulduğuna göre yattığı yerden kalkıp yürümeye başlayabilirdi.  aklına n. geldi. hayalinde bir bahar günü beşiktaş iskelesine yanaşan vapurdan elinde bisikletiyle inen hanımı n.’yi bekliyordu. elbisesi ne hoştu öyle.

sahiya evlenecekti. bi kaç vakte n. ile evleneceklerdi.

evlenecekler ve o, n. ve bisikleti bingez yazlıkta ekmek almaya gider gibi giderlerken belki o ilk kez bir kadına şarkı söyleyecekti. o şarkı ise mutlaka farsça olacaktı. o ve n. şarkılardaki yere gideceklerdi.

normalde pek alışverişe giden birisi değildi. ev için gerekli olan şeyleri hiç çekinmeden evin diğer sakinlerine belirtir ve almaları konusunda sıkı sıkı tembihlerde bulunurdu.

yazları iki günde bir, kışları ise üç günde bir alışverişe gidilirdi yaşadığı evde. annesiyle yaşadığı dönemlerde ise her çarşamba günü kapının önüne kurulan çarşamba pazarından mütevellit bu alışveriş olayı yedi günde bir yapılırdı.

arabasını kapının önüne park ettikten sonra ‘’canım ben şimdi eve geldim, işlerimi halledince geri ararım.’’ diyip kapattı. ayakkabılarını eşikte çıkarırken mutfaktan gelen seslere kulak kabarttı. haşur huşur sesleri geliyordu. mutfakta evin diğer sakinleri alışveriş sonrası aldıklarını poşetten çıkarıp, raflara diziyorlardı kuvvetle muhtemel.

‘’selam aleyküm, mandalina aldınız mı?’’ diye sordu.

almadıkları için duymazdan geldiler. ‘’kardeşim’’ diye sesini yükseltti. aynı ses tonuyla da devam etti.

‘’ben o iaşeye bana mandalina alasınız diye para koyuyorum.’’ dedi.

sinirlenmişti. mandalina sevgisi nelere kadirdi öyle. sinirine rağmen olayı uzatmadan çözüm odaklı yaklaştı hemen. ‘’verin o iaşe parasını, bundan sonra alışverişe ben kendim giderim.’’ o an evdeki ortak hissiyat ‘’bu büyük mandalina sevgisi’’ karşısındaki şaşkınlıktı.

ne yapsın herif, çok sevince hep bi başka seviyordu. fıtrat meselesiydi neticede. babasını çok seviyordu. o yüzden babası gibi ıslık öttürürdü elleri cebinde. annesini çok seviyordu. çünkü aile fotoğraflarında gözü hep ilk olarak annesini görürdü. kız kardeşini çok seviyordu. çayını karıştırdıktan sonra sıcak çay kaşığını sadece onun eline değdirirdi. en küçük kardeşini çok seviyordu. kışlıklarını çıkarırken kendine olması kuvvetle muhtemel zor olacak kazakları bir sonraki seyahatinde ona götürmek için ayrıcana saklaşmıştı. kendisinden sonra gelen ailenin iki numarası olanı ise ayrı seviyor ve ona hiç kızamıyordu. arkadaşlarını allah rızası için sevmek şeklinden seviyordu onları. allah’ı, kitabını vepeygamberini kararmaya yüz tutmuş kalbine koydukları için seviyordu. talebelerini, daha toy bir öğretmen olmasına rağmen çok seviyor, tanıdığı herkesten o çocuklar için dua istiyordu. kışın bu soğuğunda çok üşüyen bir kadına ise hastaydı. mandalinayı da çok seviyordu. mandalina sevmese moda’daki manavla hiç bir zaman arkadaş olamayacağını da biliyordu.

islam aleminin her ramazan ayı geldiğinde yaradana dönüp ‘’şükürler olsun kavuşturana! ya rabbi bize bir yıl daha bahşettin ve ramazan’a kavuşanlardan olduk.’’ dediği gibi o da raflarda ilk mandalinayı gördüğü vakit, hemen telefonundan kıble bulma uygulamasını açıp kıblenin yerini tespit ettikten sonra, yaradana dönüp ‘’elhamdülillah, şükür kavuşturana’’ diyordu.   mandalina sevgisi tamamen dedesinden geliyordu. doksanbir kışında dedesi yatsıyı kılıp geleneksel herkese mandalina yedirme akşamlarından birisinde baş parmağına mandalina kabuğu geçirip, ‘’bak nasrettin hoca bu’’ dediği gün, mandalinayı mutlulukla bağdaştırmıştı. ve hemen akabinde bir kaç gün sonra televizyonda barış manço ‘’adam olacak çocuk’’lardan birisine büyüyünce ne olacağını sorduğunda ‘mandalina ile herkesi iyileştiren bir doktor olucam.’’ dede demişti. ne hikmettir ki bir sene sonra ilk hastası dedesi olmuş ama tedavisi faide sağlamamıştı. o yüzden de bir daha hiç doktor olmayı aklından bile geçirmemişti.

doksanaltı kışında tüm ev ahalisi sobalı odada çay içip televizyon izlerken, o halının üzerinde ödev yapıyordu ve cebinde mandalinalar vardı. ikibinüç kışında da artık eski formunda olmadığı için yedek kulübesinde maçı izlerken cebinde mandalina vardı. geçen ay yemek sonrası ev ahalisiyle muhabbeti sırasında da hırkasının cebinde mandalina vardı. hüseyin ile tunalı hilmi’de yürürlerken de cebinde mandalina olacaktı. kiminin cebini para ısıtırdı. onun ceplerini ise kışın evden çıkmadan önce montunun cebine koyduğu mandalinalar…

mandalina sevgisine anlam veremeyenlere asla anlam veremiyordu. daha iki akşam önce bir dost meclisinde bir tasarım harikası ve pratik ambalajlı mandalinayı hemen altındaki ‘’buradan açınız’’ kısmından soymaya başlayıp, daha sonra allah tarafından dilimlenmiş bir nevi kendinden dilimli mandalinanın her dilimini ağzına atışında sırasıyla ‘’sübhanallah, elhamdülillah, allah-u ekber’’ demesine şaşırıp, abartmaması gerektiğini söyleyen mandalina sevmeyen arkadaşına sakince bakmış ve ‘’eğer şu uzattığım mandalinayı yemezsen, ben, ömrü hayatında sadece karpuz bıçaklamış ben, ali usta, seni evden kovarım ve dönüp arkama bakmam bile.’’ demiş ve olayı tatlıya bağlamıştı. mandalina ve olayın tatlıya bağlanması…hiç şaşırtıcı değildi haliylen.

bu akşam da kıştı ve parmak uçları alenen mandalina kokarken, mektubunu şöyle tamamladı.

önümüzdeki kış hani beraberken izlemenin bir türlü izlemenin nasip olmadığı filmi, hani o biz beraber izleyelim diye çekilmiş olan filmi, mandalina yerken izleriz. çünkü mandalinayı paylaşmak çok kolay. yarısı sana, yarısı da bana. bekleyelim, beklemek öyle rahatsız edici bir şey değil.

ali.

imkan verilseydi yirmi dokuz ile otuz yaş arasında kalmaya devam edecekti. o imkan verilmeyince otuzu tercih etti. yaptığı tercihlerin hepsi ne hikmetse çok ani oluyordu. süreç hep aynıydı. bir şeyleri çok istiyordu ama aynı anda ters istikamette sorumlulukları oluyordu.

istediği her şey hayallerindeydi.

hayallerine kavuşması uçmasına vesile olacaktı. fekat sorumlulukları ve her gün kendisine yapması için dayatılan şeyler onu eziyordu. bugünlerde ise hayatının bir kısmı new york il sınırları içerisindeyken, diğer bir kısmı ise türkiye’deydi. türkiye’de olan kısmı tamamen hayallerinden oluşuyordu.

annesi gülen hanım nasıl olduğunu sorduğunda iyiyim diyor, kahve almak için girdiği bir dükkandaki baristo aynı soruyu sorduğunda fena değilim diyordu. canı sabah kahvaltısı için yumurtalı patates istiyordu lakin bir önceki akşam ertesi gün için fırında patates yapma kararı aldığından mütevellit bir ikilem yaşıyordu. bu gelgitler esnasında kendisine geçen haftadan beri yumurtalı patates yemediğini söylüyordu. sonuçsa değişmiyordu.

herkes uyumaya çekildiğinde kendisi de uyumak istiyordu. buna rağmen her defasında yatağa hep geç giriyordu. yatağına yalnız girmesine rağmen mutlaka basit cümleler ihtiva eden bir kaç kelam ediyordu kendine. mesela ‘’bugün epey yorulmuşum ya hu!’’ gibi. fekat yorgunluğundan hiç şikayet etmiyordu. okuduğu bir kitapta bir paragraf ‘yangın var’ diye başlıyordu ve ‘malesef ateş sadece düştüğü yeri yakıyor’ diye devam ediyordu. kitabı okumaya devam edince kendi iyiliğini değil de başkalarının iyiliğini düşünmesi gerektiğini idrak eden şu cümleyle sarsılmıştı:

‘’ateş, nereye düşerse düşsün beni de yakmalı, sizi de yakmalı!’’ bu cümleden sonra dünya hayatını delicesine sevmeye başlamış kalbine kor düşmüştü.

tıpkı hacı kemal’in yıllar öncesinde sabahtan beri aralıksız 10 saat derse girdiği için ilk gördüğü kanepede uyuya kalmış gurbetteki öğretmene ‘’kalk evladım kalk, biz buraya yatmaya gelmedik. alemi islamiye bizden hizmet bekler.’’ dediğinde o öğretmenin yüreğine düşen kor gibi. zaten içinde yer almaya çalıştığı davası sürekli ‘’başkalarının iyiliğini, kendi iyiliğine tercih etmek’’ düsturuna dayanıyordu.

yine de insanların iyi olmakla kötü olmak arasında kaldığı gibi o da çoğu zaman arada kalıyordu. annesi ‘’babana sakın söyleme şimdi’’ diyordu, babası ‘’ya hu oğlum benim bundan niye haberim yok’’ diye haşlıyordu. birsen tezer ‘’sen bana geç geldin’’ derken, hüsnü arıkan ‘’ben sana erken’’ diyordu. yakışıklı değil ama sempatikti. leziz çay demliyordu ama kahveyi köpüklü yapamıyordu. zekiydi ama ders çalışmıyordu. futbol oynarken akıl dolu paslar veriyordu ama bitiriciliği iyi değildi. bu yüzden forvet ile orta saha arasında oynuyordu. feriköy’de boş kaleye kaçırdığı bir pozisyonun hemen akabinde burak’a sol kanattan al da at dercesine topu önüne bırakmış o da klas bir vuruşla takımını rahatlatan golü atmıştı. istanbul’u artık sevmiyordu ama istanbul hep gözünde tütüyordu. misal her defasında giderken bir daha ‘’bok’’ gelirim dediği istanbul’a her döndüğünde, uçaktan her indiğinde eski sevgilinin yüzüne attığı ağır bir tokat misali afallayan bir adam gibi oluyordu. şehre her indiğinde aslında buralardan hiç gitmediğini idrak ediyordu. çünkü daha dün nişantaşı’ndan beşiktaş’a bisikletiyle inmemiş miydi?

çok istediği herşeye elinde sonunda ulaşıyordu ama gün sonunda istediği şeyin keyfine varacak takati kalmıyordu. işte tam o anlarda kendisine çok kızıyor, hatta bununla da yetinmeyip ağza alınmayacak ithamlarda bulunuyordu. kimi zaman tüm insanlığa çay ısmarlamak isteyecek kadar çok mutlu oluyor, kimi zamansa halinden utanacak derecede mutsuz oluyordu. kah mutlu kah mutsuz geçen günlerini bir tenis maçı izler gibi izliyordu uzaktan. tavana bakarak uyumaktan haz alırken, sağ tarafına yatarak uyumanın sünnet olması ikileminde kalıyordu. karanlıktan çok korkardı ama geceye ayrı bir tutkusu vardı. gecenin telaşsızlığını idrak ettiği geceler hiç bitmemeliydi. kışı seviyordu. kışın lahana gibi kat kat giyinmek güzeldi, ama onun için eksi yirmiiki derece diye bir havanın mevzu bahsi olamazdı. sahip olduğu bir hayat vardı ama başkaları hiç ona sormadan hayatının akışını değiştiriyordu. bunun neticesinde de kendi başına yaşadığı bir hayatı olamıyordu.

tam bu paragraf’a başlarken de arka plan’da mazhar alanson ‘’hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu’’ diyiverdi. ‘’hayır mazhar abi, allah ömür verirse yalnızlık bu mayıs’a kadar’’ dedi. ona göre şu anda iki ayrı yerde üşüyen bireylerdi sadece. kadın yatağında bağdaş kurarak ayaklarını, hırkasının kollarının uçlarını avuç içinde tutarak ellerini ısıtırken, adam ise ara ara ev içinde paten yapmak için kullandığı patiklerini ayaklarını ısıtmak için kullanıyordu. ikisi de her daim hallerinden memnundular. çünkü mühim olan saatlerce gereksiz, anlamsız ama nedense komik olan şeyler hakkında konuşabilmekti onlar için. bu yüzden olsa gerek kadın talep ederse çaya attığı iki şekeri teke indirebilirdi.

bu kez suçu kendinde bulamıyordu. severken kendisini hiç kandırmamıştı. kendisini bir yalana inandırmak için hiç çaba harcamamıştı çünkü her şey gerçekten gerçek gibiydi. çünkü nazım başeğmez gibi, onun şu cümlelerde anlattığı gibi sevmişti alenen.

“sevelim abi birbirimizi. sevelim yani. biz birbirimizi niye sevmiyoruz abi? he? yani bunun, bunun maliyeti de yok abi. bu bedava bişiy yani. böle duruyosun… bakıyosun…  oluyo yani… bu kadar.”

o yüzden bu kez yaşadığı hayalkırıklığı sonrası kendisine ‘ne bekliyordun ki oğlum’ diye sormadı. ‘hayr olanın allah’tan şer olanın ise nefsinden ötürü geldiği’ gerçeğini öğrendiğinde ise yaşananları geçmiş günahlarına bağladı. önüne bak dendi. ‘o kadar kolay mı ya hu?’ diyecek oldu demedi. diyemedi değil demedi işte. hem zaten mantıklı bulmuştu bu teklifi ve önüne baktı. burnunu gördü. estetikli olduğu için güzeldi burnu. daha sonra yapacağı şeye başkası karar vermesin diye hemen ne yapması gerektiğini düşündü. yalnız kalmasının kendisine iyi geleceğini ve bir delilik yapmayacağına dair oradakileri ikna etti. dışarı çıktı. sağa doğru yürüdü.

‘bütün mutlu olma ihtimallerinin allah belasını versin.’

dedi.

humbaracı yokuşu’ndan istiklal’e doğru yürüyerek çıktı. zihninde sürekli yaşananları düşünürken uğradığı bir kaç dükkana selamsız girdi, selamsız çıktı.

‘ben böyle hayal etmemiştim ki.’

dedi.

cihangir’den geçerken dahi kimse ile oralı olmadı. hatta oturdukları mekanda birbirleri ile hasbihal etmek varken çevreden geçen kişilere bakan gereksiz insanlara bu kez kızmadı bile. sıraselvilerin’in alt paralelindeki sokaktan tophaneye bağlanan sokağa saptı. dostlar çay evinin önündeki bir tabureye oturdu. hemen önüne bi çay kondu. içecek oldu şeker atmadan ama devrildi bardak. kırıldı. anlık bir çay bardağı kırılma sesiyle beraber altlığın bi kaç saniye yuvarlanma sesi çıktı. bu iki ses oradaki herkes için zamanını çok kısa süreliğine de olsa durdurmuştu. değişik ama çok kati bir sessizlik sarmıştı sokağı. tıpkı hayalkırıklığının kişide sebep olduğu sessizlik gibi. o ilk yalanın öğrenildiğinde tüm anın durması ve hafif bi kırılma sesi.  tek farkı vardı, o da o sesi sadece kırılan duyuyordu bu kez.

‘dert etme hocam, kırılan alt tarafı bi bardak. ben şimdi başka koyarım sana. yeter ki senin o güzel gözlüklerin ve kalbin kırılmasın.’

dedi çaycı.

ayağa kalktı. elini adamın sırtına koyup, helallik istedi. aldı. ilk soldan dönünce tophaneye giden caddede buldu kendini. yolun karşısına geçti. az biraz yürüyünce içeride birisiyle siyaset konuşan manavla muhattap olmak istemedi. cebinden 2 lira kasaya bırakıp yedisekiz tane erik çaldı. yavaş yavaş yeme gayesiyle cebine koydu. erikler cebindeydi şimdi.

‘aşırı tepki veriyormuşum. yok olan sizin hayalleriniz mi lan? hem siz starbucks’tan kahvenizi içip modern dünyanın bir parçası olmaya devam etsenize. ’dedi.

beşiktaş’a kadar yürüdü sonra. canı 6 kış boyunca hemen hemen her sabah bindiği 30’a ya binmek istedi. çünkü o dönemlerde 08:45’de kalkan 30a otobüsünü bir süre sonra kendi otobüsü gibi benimsemeye başlamıştı. yolcuları ve her birisinin oturacakları yerler hep belliydi. 30a nerde boşalır, nerde dolar, kim hangi durakta biner, kim nerde iner, kim öğrenci olmadığı halde öğrenci akbili kullanır,  kim kahvaltısını otobüste simit ve meyve suyu ile yapar hepsini bilirdi. 30a’ya en son 30 aralık 2013’de binmişti. acaba dedi 2 ocak 2014 sabahı o otobüste senhayzır kulaklıklı ve yeşil çantalı bıyıklı oğlanın eksikliği hisseden olmuş muydu? bunu anlamanın tek bir yolu vardı. ‘yarın 08:45 30a seferine bineceğim’ dedi. ertesi günün sabahı tam vaktinde otobüs durağındaydı. lakin o otobüs ve yolcuları çok değişikti. o otobüs artık onun değil, belediyenindi tekrar sanki. o otobüste her sabah iki durak sonra binen emekli öğretmen teyzeye yer veren ve bir durak sonra yıldız teknik üniversitesi önünde inecek oğlan yoktu. yine o otobüse bi keresinde otobüste bi öğrenciyle kavga edip kalbini kırdığı için herkesin nefret ettiği, her sabah yıldız teknik üniversitesi durağında binen şirret kadın da yoktu. zaten çok yalnız hissettiği istanbul’da hiç eski sima kalmamıştı. canı sıkıldı bu duruma. başka bir şeyle meşgul etmeye çalıştı kendini. dışarı baktı, duvarlardaki reklamları ve panoları okudu biraz. ‘vodafone ak sigorta tel 212 et dürüm 7 lira artı dominos körfez kazandırır beşiktaş belediyesi eczane…’ bu duruma bir son verip öylesine kafasını çevirdiğinde duracak düğmesine basmak için kalkan kadını gördü. kadın geç bastığı için otobüs ani fren yaptı. kadın sendeledi. kadın indi.

kaptan bi saniye dedi. o da otobüsten indi. varlığını kadına belli etmeden yürüyordu. kadın çok güzeldi. adamı otobüste görüldüğünde aynı durakta indirtecek kadar güzeldi. bi mahallenin en güzeliydi. hani annesiyle mahalle pazara çıkan güzel kadınlar gibi. pazara giderken annesi birden ‘nurten’in oğlu askerden gelmiş. yakışıklı çocuk, hem yetenekli bir oğlan valla’ dediğinde, tatlı sert annesinin dirseğine dirsek atıp ‘uff anne yaa’ diyen bir güzel. iyi de o güzel kadının mahallede hep sevdiği bi delikanlı olurdu. hep o adamı beklerdi. arada gizli gizli o adamla görüşür, bi çay bahçesinde gazoz içerlerdi. küçük hayalleriyle ilgili konuşurlardı. delikanlı başka şehirleri güzel kadına anlatır, güzel kadında gün içerisinde o hayallere dalardı. bu gerçekle yüzleşince sinirlendi. adımlarını sıklaştırdı.

‘pardon’ dedi.

güzel kadın baktı.

– aynı otobüsten indik. benim sizi bi daha görebilmem lazım.

– neden?

– şu an içimde diyemediklerimi duyacaksın.

– alla alla…

– telefon numaran nedir?

– napıcaksın numaramı?

– belki bi gün bana ‘gelirken zeytin yağı ve şeker alsana’ diye mesaj atarsın…

bulut

o gün insanları sevebilmek arzusuyla evden çıkacaktı.

çünkü bir önceki gece kanada’da yaşamak üzerine alelade bir muhabbetin ortasında “seni seviyorum” mesajını almıştı. afalladı. lakin bu kez “acaba” demedi. çünkü hakikaten seviliyordu. hal böyle olunca yeni mutluluğunu diğer insanlara da yansıtmak isteyivermişti. evin kapısını açtığı zaman karşısına ilk çıkan insan postacı oldu. yıllar önce babasından sonra en sevdiği adamlar olan postacılardı. balıkesir’e taşındıklarında postacıları pos bıyıklı, bisiklet ile vazifesini gören hasan şevket beydi. sınav sonuç belgelerini getirdiğinde hemen öyle kaloriferin üstüne bırakıp gitmez, zile basar ve onu aşağıya çağırıp “aç bakalım da sonucunu görelim” derdi hep. mesela devlet parasız yatılı sınavını kazandığını okuduğunda ilk olarak babasına değil de hasan şevket beye sarılmıştı. hatta söz vermişti ilk bursuyla güzel bir kravat hediye edecekti. hiçbir zaman hediye edemedi ve zaten hasan şevket beyden sonra da hiç postacılık mesleğine ilgi duyamadı. çünkü artık kimseyle mektuplaşmıyordu ve postacı abiler artık sadece kurumlara olan borçlarını gösteren faturalar getiriyordu.

kapının önündeki postacıya samimi bir şekilde tebessüm etti ve yine elli dokuz dolarlık aylık internet faturasını getirdi heralde diye aklından geçirdi. uzatılan iki zarfı aldı. hayalini kurduğu üniversitenin logosunu zarfların birisinin üzerinde görünce böbreküstü bezlerinin öz bölgesinden hemen yoğun bir şekilde adrenalin salgılanmaya başlanmıştı. çarçabuk ama bir o kadar da dikkatli bir şekilde zarfı açtı. hayalini kurduğu belgeseli çekebilmek için başvurduğu master programından kabul almıştı. sevincini tıpkı yıllar öncesindeki gibi bu müjdeli haberi getiren postacıya sarılarak paylaşabilmek arzusuyla kafasını kaldırdı. lakin ortada sarılacak bir postacı bu kez yoktu. adam filmlerdeki süper kahramanlar gibi teşekkür ettirmeden yok olmuştu. demek böyle şeyler bloglarda da oluyordu. neşesi kırıldı. bu halde sokaklar çekilmez olur diye eve döndü tekrar. herkese küçük dünyam diye tanıttığı odasına varınca kırılan neşesini yüzündeki tebessüme tekrar topladı. yağmur bastırdı. pencereyi kapattı. perdeyi çekti. yatağına uzandı. “yatağım” diye mırıldandı. yatağına uzandığı için mutlu değildi. aklına sevgilisi n. düştü. saate baktı ve daha uyanmamış olduğunu farketti. aynı havayı soluyamadıkları başka başka şehirlerde birbirlerini düşünerek uyuyorlardı hep. uyumayı denedi. bir saat sürdü bu denemesi ama gelin görün ki buna muvaffak olamadı. çocukluğunda da ertesi gün eğer güzel bir şey olacaksa uyuyamazdı. şu an ise bildiği kadarıyla yarın için güzel olabilecek bir şeyi henüz yoktu. yahu uyumak ne kadar zor olabilir ki diye kendi beceriksizliğine sitem etti.

bu arada yağmur dindi. pencereyi açtı. perdeyi de açtı. yağmur dindiği için sincaplar evin bahçesinde mutlu mesut oynaşıyorlardı. yedi tane kuş ise bir ağacın dalından sokağa bakıyordu. o dala çok rahat tırmanırdı. sevgilisi n. de tırmanabilirdi. böylelikle istediklerinde o daldan ayaklarını sallayıp kuşlar hakkında konuşarak birçok insanın aksine mutlu olabilirlerdi. sevgilisiyle mutlu olduklarını her hayal ettiğinde bunu gerçeğe dönüştürebilmek için hemen kapıyı açıp, kapı eşiğindeki ayakkabılarını alelacele üstüne basa basa giyip ona doğru koşmak isterdi. tabi henüz yeterli kondisyonu olmadığı için şimdilik sadece istemekle yetinirdi. yine öyle oldu. insanları sevebilmek arzusuyla tekrardan evden çıkma fikrine bir şans daha vermeye karar verdi. önce saçlarını yapmak için banyoya girdi. aynanın karşısında o gün de kendisini yakışıklı bulmadı. zaten annesinden başka kimse onu yakışıklı bulmuyordu ve annesinin kendisini yakışıklı bulmasına hep “bu işte bi bit yeniği var ama du bakalım” şeklinde yaklaşıyordu. saçları çok beyazlamıştı. bu gidişle birkaç vakte kadar erkan oğur’dan ya da suavi’den hiçbir farkı kalmayacaktı. aynaya yaklaştı. ağzından kuvvetli bir rüzgar çıkacak şekilde aynadaki yansımasındaki saçına doğru houff yaptı. çünkü yıllar önce çocukken top oynadıkları arsalarda çıkan ve üfleyince beyaz tüyleri uçuşan karahindibanın beyaz tüylerinin uçuşması gibi saçındaki beyazlarda gitsin istedi. denemekle bir şey kaybetmedi. beyaz tüyler gitmedi. belki dün gece evine gelen misafir boyamıştır diye düşünüp ıslattı. sonuç yine aynı oldu. saçındaki akların hepsi kendisine aitti. aynanın karşısındaki kendisi “ölüm var ey ali” deyiverdi aniden. tıpkı halifeliği döneminde de hazreti ömer’in saçına ilk ak düşene kadar bir başka adamın her allahın günü gelip “ölüm var ey ömer” demesi gibi. yapacak bir şey yoktu. inna lillahi ve inna ilayhi racı’un diyip bu kez kimseyle karşılaşmadan sokağa çıkan merdivenleri inmeye başladı.

hakikaten yaşlanmıştı. artık daha fazla saygı hakedecekti belki de. fakat neşesi yerli yerinde duruyordu. bulutlara baka baka yürüyordu. bulutları hayatında ilk kez uçağa bindiğinde sevmişti. hatırlıyordu. uçak yükselirken içerisine düşen korku bulutların üstüne çıkınca geçmişti. bulutlara insanlar dokunamıyordu ve bu yüzden hala daha güzellerdi. bulutlar her daim enfes olacaktı ve bulutlara olan sevgisini bir adım öteye taşımak adına üniversitede son sınıfta bir gün bir süpermarkette deterjan reyonunda gezerken uzun süredir kullandığı yumoş yumuşatıcısından vazgeçip “bulut” marka yumuşatıcıyı almıştı. zaten sevgilisi n. ile de çimenlere uzanıp bulutları açık hava sineması izler gibi izleyeceklerdi. belki filmin arasında n.’ye lisedeki bir matematik yazılısında uzun süre uğraştığı bir yaş probleminde babasının yaşını nasıl 4 bulduğunu da anlatırdı.

şu sokaktan dönsem hayatımı değiştirecek bir tevafuk olur mu acaba diye düşündü. olmadı. odasına varınca aynaya bakma gereği hissetmeden saçından bir tel kopardı. beyazdı. dedesinin kucağında olduğu çocukluk fotoğrafını sakladığı not defterini açıp arasına koydu.

gece yarısı inmişti istanbul’a. yatağa girince sabah istanbul’a kavuşacağına iyicene emin oldu. kağıda dökmediği ama ayrı kaldığı süre boyunca zihninde oluşturduğu haritayı takip ederek sokaklarını dolanacaktı. dolanırken dinleyeceği playlist bile hazırdı. dolmuşa bindi. sahil kenarında bir yerlerde inecekti. kafasını cama yaslamış dışarıyı izlerken çok yavaş gittiklerini farketti. heralde araç çalışmamış ve arkadan birileri ittiriyordu. inip bende yardım edeyim dedi. kaptan kapıyı açar mısın dedi. kaptan kapıyı açtı. aracın arkasında kimse yoktu.

bir süre yolda -evet trafiğin içinde- araçları sollayarak yürüdükten sonra kaldırımda araçlara paralel ama daha hızlı gitmeye başladı. kimse henüz geldiğini farketmemişti koca şehirde. denize kavuşup bir banka oturdu. hoşbulduk dedi. kulağında şu anda sizin dinlemekte olduğunuz şarkı çalarken önünden dünyanın en meşgul insanlarıymışcasına yürüyen insanlara azami derecede dikkat ediyordu. kimsenin denize baktığı falan yoktu geçip giderken. kendisinden ateş isteyen büyük ihtimal manitasız ve iş arayan delikanlıya neden bir dakika durup denize bakmadığını sordu. vakti yokmuştu oğlanın. sabahları bi yerden bi yerlere giderken yolunun üzerinde deniz olupta durup bakmayan insanlara hakkım haram zıkkım olsun dedi.

bir kadının banka doğru yaklaştığını farkedince denize durup bakmayan insanları unuttu. büyük ihtimal kadın yanına oturacaktı. bunu ciddi manada hiç istemedi. kadın tam oturacakken az ilerde gelen ellerinde simit olan tanımadığı çocukları göstererek ‘arkadaşlarım geliyor. onlar için tutuyorum burayı.’ dedi. kadın gitti. yıllar önce de buna benzer başka bir zafer kazanmıştı. o zamanlar sevdiği kızla bi bankı tanımadığı üçüncü bir şahısla paylaşırken elemanın gitmek bilmemesine sinirlenip elemanın hafifçe kulağına eğilip ‘bilader kıza evlenmek teklifi edeceğim, müsade eder misin?’ diye en kibar haliyle defolup gitmesini rica etmişti. şimdi bu iki olayı kıyas edince ilkinin daha kalleşce bir plan olduğunu kabul etti.

bugünlük bu kadar deniz yeter biraz da cihangir’i dolan dedi kalbi. canı yürümek istiyordu cihangir’e kadar. nereden baksan elli dakika sürerdi. kendi kendine bu amaçsız soruyu sorduğu için çok sinirlendi. şimdi farklı noktalardan bakıp elli dakika sürecek yeri bulmak zorunda hissediyordu kendini çünkü. bu vakit kaybı demekti. allahtan şansı yaver gitti ve oturduğu yerden bakınca net hesaplarla cihangir yürüyerek elli dakika sürüyordu. tam kalkacakken oturduğu bankta gözü bir aşk aradı. kendisi bir banka hiç aşklarını kazımamıştı ama meraklı bir bireydi. sadece nurdan yazısı gördü. oğlan kendi adını yazmadığına göre büyük ihtimal henüz kıza açılmamıştır diye düşündü.

yürümeye başladı. zaten minibüse binemezdi, parası yoktu. parasız bu şehirde kendisine yer olmadığını çok iyi biliyordu. daha önce bunu zengin olmadığı dönemler çok kez tecrübe etmişti. allah büyük, her işte hikmet vardır, abes iş işlemez allah gibi takva eri birisiymişcesine kendisini teselli edip, hayata karşı tamahkar olmadığı için ciddi ciddi şükretti. acaba şu an parasız olmasına rağmen mutlu olmasında yıllar önce vefat eden dedesinin etkisi ne kadardı? net hatırlıyordu dedesini ve ‘dede, dedeee para’ diye yaşlı adamı darladığı günleri. bir gün maddi olarak zor günler geçiren ailesini teselli etmeye çalışan dedesi ‘boşverin bunları, paradan daha önemli şeyler de var, bakın hepimiz sağlıklıyız.’ diyince, ‘patates de önemli dede’ demişti patates kızartmasını yoğurda banarken. cihangir’e varmış sayılırdı. önünde sadece cihangir’e doğru tophane’den başlayan yokuş vardı.

meydandaki çaycılar çaya zam yapmamışlardı. buna sevindi ama çay içecek parası yoktu. sokak aralarında dolan, yanından geçen insanları dinlersin dedi kalbi. yakın zamanda kalbini dinleyerek çok büyük hata yapmış olmasına rağmen gene kalbini dinledi. karşıdan gelen kızları dinlemek için müziği durdurdu. kızların cihangir yerlisi olmadığı aşikardı çünkü güneş gözlükleri yoktu. kendisine göre sağdaki kızın ‘abi oğlan beni farketmedi tüm gece dibindeyken’ dediği kısmı yakaladı. ‘hemen vazgeçme, oğlan belki hipermetroptur?’ diye mırıldandı kendince. yürümeye devam etti. hiçbir kelam etmeyen bir çiftin yanından geçti. uzun boylu çet feykır vari bir yağız delikanlının telefonda ‘abi hayatımı buna adadım ben’ dediğini işitti. bir an duraksadı, hayat hakkında bir fikri olmadığı gerçeğiyle yüzleşti bir an. tophane’ye doğru dönerken bir kahvenin yanından geçiyordu. ilkokula giden çocuğun babasına ‘annem çağırıyor, tamirci gelmiş.’ deyince kalktıklarını gördü. o adamın yerinde olsaydı ‘otur hele bi gazoz iç, gideriz’ derdi. tebessüm etti, çünkü geleceğe dair tüm hayallerinde babaydı. bir yaz gecesi altınoluk sahilinde üç yaşındaki kızını omuzlarına almış, ufaklığın abisi olan 6 yaşındaki oğlunun sağ tarafında elini tutmuş bir şekilde yürürlerken önden yürüyen eşine sen de dondurma yer misin hanım diye seslenen bir baba.

babasını aradı. ne yaptın o işi demek için aramıştı. açmadı. herhalde terasa çıkmış havanın keyfini çıkarıyordur dedi. sahi hava enfesti. “bu havada mutsuz olanın ben ta…” dedirtecek kadar enfesti.  istiklal’e çıktığı vakit ise suratında tebessüm hakim olan çok fazla insan görememişti. hemen olaya el atmalıyım diye geçirdi içinden. ‘dostlar, romalılar. durun. hele bi beni dinleyin. hep beraber öğle uykusuna yatalım.’ diye bağırsa ve herkes o an evlerine gidip öğle uykusuna yatsa sahiden memleketin tüm sorunları için ilaç olabilir gibi geldi bu yöntem. hemen evin yolunu tuttu uyumak için.

eve geldiğinde arkadaşı evdeydi ve onu gördüğüne sevinmişe benziyordu. sevgilisi için küçük bir sürpriz yapmak istiyordu, bu konuda destek bekliyordu ve sen bilirsin bir şeyler demişti. ‘bir saniye odamdan fularımı takayım o vakit’ diyip odasına geçmişti. yatağına uzandıktan tam altı dakika geçmişti ki arkadaşı elinde kupada çayla çıkagelmişti. doğruldu ve kupayı aldı. ‘ona küçük ne yaparsan yap beni enterese etmez lakin bana küçük bardaklarda çay koyun abi. koca kupa sev mi yo rum.’ diye sitem etti. ne kadar huysuz ve huzursuz birisi olduğu yanıtını aldı. hemen huzuru bulmak için mutfağa koştu çünkü huzuru çok uzakta aramaya gerek yoktu. çay demleniyordu ve demlenen çay demini alırken buğulanan mutfak penceresine azcık gözü dalıverirse huzuru o an yakalayabilecekti. bu taktiği hep işe yaramıştı. mutfaktaki sarı bezin eksikliğini dün farkettiği gibi şimdi de farketmişti.

– evlilik işi ne oldu?

– evlilik mi? reca ederim koç bu bahsi kapatalım.

gidiyorum. japonca da söyliyeyim. wataşiva ikimas.

istanbul’daki, moda’daki hayatıma nokta koydum. hayatımı yukarda paylaştığım ve sizin şu an dinlemeye başladığınız şarkının bi 5 dakika sonra şak diye kesileceği gibi kestim. bi gün buralara geri döner miyim bilmiyorum. pek tabi burada bırakıp gitmek istemediklerim de var. ama gidiyorum. hatta gittim ben 25 kasım akşamı. ‘amerika’ya gelmek ister misin ali?’ dediklerinde zerre tereddüt etmeden ‘evet’ demiştim. kalbim de, ayaklarım da, gözlerim de, zihnim de ve ben de ‘evet’ demiştik. kararımı açıkladığımda kimse de bana gitme demedi zaten.ne anam, ne patronum, ne de sevdiğim kadın. onlar da biliyordu gitmem gerektiğini. ama gitmem bana değil onlara zor geliyordu.

uzun zamandır gitmek istiyordum. çok uzak bir yerlere kendime gelmek için gitmek istiyordum. bencillik etmek istiyordum. kendim için yok olup, başkaları için var olmak istiyordum.kalmak istemiyordum. çayın 1 liradan fazla satıldığı çirkin yerlerin olmadığı, hayatında zerre kitap okumamış tiplerin ‘benim gey arkadaşlarım da var’diye entellektüel olarak dolanmadığı, en bencil bir şekilde yaşayıp devamında faşist bir şekildesürekli ‘atatürk ulan!’ diyenlerin olmadığı, insanların kendisini değilde en çok başkalarını düşündüğü bir yere gitmek istiyordum. belki gittiğim yer öyledir. ya da değildir bilmiyorum ama gidiyorum. gittim.

ilk olarak gitmeyi 2013 baharının başında düşünmüştüm. hayatımın en güzel günlerini de o baharda yaşamıştım belki ama vapurda yaşadığım bir olay bana ‘git ulan artık buradan’ demişti. vapurda elimde telefon bir şeyler okurken gülmeye başlamıştım. çok gülüyordum. yanımdaki adam gülmemden rahatsız olmuştu. mutluluğum batmıştı resmen. ne biçim memleket olmuştu burası. bahar gelmişti ve o adam vapurdaydı. huzur dolması gerekirken yanındaki adamın mutluluğundan rahatsız olup ‘siktir git lan buradan mutlu herif’ diyordu. nefretle çalışıyordu sanki. sahi ya benim de artık pek bir farkım kalmamıştıki o adamdan. ben de sürekli bir şeylerden şikayet etmiyor muydum? huzuru en son ne zaman hissetmiştim ki? artık ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor muydu benim için? hani ‘ateş nereye düşerse düşsün beni yakmalıydı.’ başkaları için yaşamam gerektiğini, insanlığın bunu gerektirdiğini ne çabuk unutmuştum?

gitmem gerekiyordu. siz bilmiyordunuz tabi içimdekini. size göre çok güzel bir hayatım vardı. willy bingez adında bisikletiyle gezip dolanan, rengarenk gözlükleri, kıyafetleri, çorapları ile sürekli gülen, dünyanın en nefis mekanı olan moda’da yaşayan, kedisiyle huzurlu, aşık olduğunda dünyanın en şanslı kadınını bu dünyaya hediye eden, kiminize göre çok güzel bi adamdım. ama değildim. ismail abi gibi bende rengarenk giyinirsem hayatım daha renkli ve güzel olur sanıyordum. tanımadığım insanları uzaktan da olsa tebessüm ettirebilirsem mutlu olurum sanıyordum bazı bazı. güzel bi adam değildim ben uzun zamandır. bu yüzden işte gitmem gerekiyordu. zorundaydım. sizin uzaktan uzağa sahip olmak istediğiniz benim sahip olduğum o şeylerden feragat etmem gerekiyordu. terk etmeliydim. yeniden başlamalıydım. kendimden ve yaptıklarımndan ve pek tabi yapmadıklarımdan, yapamadıklarımdan duyduğum rahatsızlıklardan kaçmam gerekiyordu.

huzurlu değilim burada. hiç hemde. sahip olduğum yaşamı geride bırakıp, başka bir yere varma niyetiyle gidiyorum. giderken farkettiğim yegane şey; giden insanın ve ardında kalanların yaratılış fıtratı gereği dün olanları hep güzel hatırlamaya çabalaması… şöyle bir bakıyorumda yaşadığım her şey tatlı geliyor gönlüme, tebessüm ettiriyor. güzel hatırlıyorum dün beraber olduğum herkesi, sanki onlar da beni.

günler öncesinde belli olmasına rağmen valizimi hala daha hazırlamadım. her giden gibi ben de son gün hazırlayacağım çünkü. tişörtlerim, kazaklarım, ayakkabılarım sığsa da ‘alamadığım helallikleri’ jumbo boy aldığım valizime yine de sığdıramayacağım. ‘ona son görüşmemizde söyleyemediklerimi’ valizimin üstüne çıkıp bir tarafına bastırıp bi yandan fermuarı çekmeye çalışsam bile sığdıramayacağım.

uçak hareket edene kadar ağlamayacağımı da biliyorum. çünkü yıllar önce annemden ayrılırken de otobüs otogardan çıkana kadar ağlamamıştım. yine öyle olacak. eminim. günlerdir içimde tuttuğum tüm o duygular taşıyamayacağım kadar ağır gelmeye başlayacak. indiğim de gerçekten yol yorgunu olmuş olacağım.

şimdi ben gidiyorum ve peşimden başka şeyler geliyor. anamdan babamdan ve kardeşlerimden ayrılıklar geliyor. yeni yeni edindiğim dostlarımdan ayrılıklar geliyor. kedim gülizarımla olan, anamla babamla olan, kardeşlerimle olan, amcaoğlu emre ile olan, aslı hanım ve emrah beyle olan, burakla, edayla, duyguyla, ebubekirle, hüseyinle, dayıyla, denizle, gizemle olan.

sevdiğim kadının yüreğine hüzün geliyor. mükremin çıtır ne diyordu? ‘ben giderken en çok seni götürdüm…’ veda ederken sana ne hoşçakal diyebildim, ne de seni hala seviyorum. yazması kolaymış.

sizinle de bir anlaşma yapalım. giderken ben arkama bakmayayım, siz de ağlamayın. ödeşmiş olalım?

ben hayatımın en güzel anlarından bazılarını aşağıda paylaştım.

hakkınızı helal edin.

kebn kurüv silayd armz en kros çek tenk yu.

Bitnami